
1. Gelenekçilik, çoğunlukla Pereniyal Felsefe kavramına dayanır. Bu fikrin tarihselcilik ve kültürel göreciliğin eleştirilerine karşı nasıl dayandığını düşünüyorsunuz?
Pereniyal felsefe[1] fikri, modern bilimsel anlayışla -her şeyin tarihsel ve kültürel bağlamların bir ürünü olduğu görüşüyle- pek uyuşmaz. Ancak benzer fikirlerin farklı bağlamlarda ve yerlerde tekrar tekrar ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun nasıl anlaşılması gerektiği tarihçiler, antropologlar ve psikologlar tarafından uzun süredir tartışılmaktadır. İnsan beynine bütünleşik bazı yapılar olduğu yönündeki açıklama, bunu anlamanın bir yolu olabilir; ancak bu kanıtlanması ya da çürütülmesi zor bir iddiadır. Tarihsel açıdan bakıldığında, bazı temel fikirlerin farklı biçimlerde ve yerlerde ortaya çıkarak birçok yüzyıl boyunca varlık gösterdiği kesinlikle gözlemlenebilir; buna Yeni Platonculuk örnek gösterilebilir. Bu durumda, Pereniyal ve tarihsel-kültürel anlayışları birleştirmek mümkündür. Yeni Platonculuk’un temel fikirleri kadimdir; ancak bu fikirlerin farklı dönemlerde ve bağlamlarda aldığı şekiller, belirli tarihsel dönemleri ve bağlamları yansıtır. Örneğin; Bağdat’taki İslam filozoflarının bazı Yeni Platoncu fikirleri Kuran-ı Kerim’in esasıyla uyumlu hale getirmek için adapte etmek zorunda hissettiler. Sonuçta, yoğun bir şekilde tarihsel ve kültürel olarak özgün olsa da, temel fikirler hayatta kalmıştır. Bu nedenle René Guénon’un “ezoterik”(batınî) ve “eksoterik”(zahirî) ayrımı, aslında tarihsel olarak görülebilir: Ezoterik(batınî) olan bazen gerçekten perennial iken, eksoterik olan değildir; bu, Guénon’un öne sürdüğü şekildedir.

2. Araştırmanızın bazı kısımlarında tahmin yürütme ve yeniden inşa yöntemlerini kullandığınızı belirtiyorsunuz. Gizli ve parçalı hareketlerle ilgili çalışmalarda tarihsel titizliği koruma konusunda karşılaştığınız zorlukları nasıl aşıyorsunuz? Araştırmanız sırasında hareket veya ana figürleriyle ilgili bakış açınızı yeniden değerlendirmeye neden olan anlar oldu mu?
Tarihsel titizliği korumak için gerekli olan şey, belirli şeyler hakkında ne kadar emin olduğumuzu her zaman açıkça belirtmektir. Beşeri bilimlerde, kesin olarak bilinebilecek çok az “olgu” vardır. Bir bakıma, her şey bir temsildir ve dolayısıyla bir yorumdur. Tarihçi, her zaman gerçeğin karmaşık yapısını özetlemek ve tutarlı bir tür anlatıya indirgemek zorundadır. Bu, özellikle kanıtların eksik olduğu durumlarda geçerlidir; bu, kanıtların kasıtlı olarak gizlenmiş olmasından, ilgili kayıtların günümüze ulaşmamış olmasından veya hiç var olmamış olmasından kaynaklanabilir. Okuma yazma bilmeyen köylülerin beş yüzyıl önceki hayatı gibi birçok şey tahmin ve yeniden inşa gerektirir.
Tüm tarih, yeni bir kanıt ya da anlayış ortaya çıktığında revizyona tabi olan geçici bir yapıdadır. Kendi çalışmamda, yeni kanıtlar bazen tahminlerimi doğruladı; böylece bir zamanlar bir olasılık olarak sunduğum şeyin neredeyse kesin bir gerçek olduğu anlaşıldı. Tabii ki, bazen bunun tersi de olur. Gelenekçilik söz konusu olduğunda, en zor sorulardan biri René Guénon ile İslam arasındaki ilişkidir. Bu konuda fikrimi birkaç kez değiştirdim. Örneğin, Guénon’un erken dönem çalışmalarının, İsveçli ressam, gazeteci ve Sufi olan Ivan Aguéli’nin (Abd al-Hadi) Sufizm’ine ne kadar çok şey borçlu olduğunu ancak nispeten yakın bir zamanda gerçekten anladım.
3. Gelenekçi anlatıların sembolik boyutları – örneğin kastlar veya çağların metafiziksel hiyerarşileri – gerçek dünyadaki ırk, sınıf ve güç hiyerarşileriyle nasıl etkileşimde bulunurlar ve bu kesişimlerde hangi gerilimler ortaya çıkar?
Gelenekçi hiyerarşiler her zaman sembolik ya da metafiziksel değildir. Guénon’un kast sistemi anlayışı Hindu teorisine dayanıyordu ve Güney Asya’daki gerçeklik bu teoriye pek de uzak değildi. Benzer şekilde, devrim öncesi Fransa’daki dört sınıf hiyerarşisi oldukça gerçekti. Guénon, eşitlik fikrinin tamamen modern bir fikir olduğunu – tıpkı diğer modern fikirler gibi- ve bu nedenle yanlış olduğunu açıkça belirtmişti, Aslında, eşitlik bir ideal olarak kalmaktadır – dediğiniz gibi gerçek dünyada hâlâ ırk, sınıf ve güç hiyerarşileri vardır. Ancak bu ideal güçlü bir şekilde savunulmaktadır ve birinin bu ideali reddetmesi gerilimlere yol açabilir. Aynı durum demokrasi gibi diğer modern idealler için de geçerlidir. Gelenekçi düşüncenin bu fikirleri reddetmesi, onu ana akımın dışında bırakmaktadır. Ancak bu, Gelenekçileri rahatsız etmez; çünkü Gelenekçiler de ana akım hakkında müsbet bir görüşe sahip değildir.

4. Gelenekçilik hem kapitalizmi hem de komünizmi modern materyalizmin ürünleri olarak eleştiriyor. Julius Evola’nın tartışmalı şekilde faşizmle iltisaklı olması göz önüne alındığında, Gelenekçiliğin hem manevi bağlamlarda hem de aşırı siyasi ideolojilerde çift yönlü kullanımı hakkında ne düşünüyorsunuz?
René Guénon ile Julius Evola arasındaki en önemli farklardan biri, siyasi eyleme yaklaşımlarıydı. Guénon, siyasi eylemi anlamsız görüyordu; çünkü entelektüel ve manevi olanın en önemli kazanımlar olduğunu düşünüyordu. Bunlar değişirse, siyaset ve toplum da değişirdi; ancak en yüksek mevkilerdeki kişilerde bir değişiklik olmadan siyasi ve toplumsal değişim mümkün olamazdı. Evola ise tam tersine, siyasi eylemi gerekli görüyordu; çünkü eylem, kendini gerçekleştirme yoluydu. Evola, faşizmle kesinlikle ilişki kurdu; yine de tam olarak aynı hizada olduğundan emin değilim; çünkü fikri yapısı hem Faşizm hem de Nazi teorisiyle birçok noktada ayrışıyordu. Ayrıca faşizmin modernitenin bir ürünü olduğunu da iyi biliyordu.
Gelenekçilik, hem manevi hem de siyasi bağlamlarda kendisine yer bulmuştur. Bu uygulamaların her ikisi de radikal, belki de aşırı uçlarda olmuştur. Gelenekçilik asla ılımlı değildir. Fark şu ki, Faşistlerin, Nazilerin ve günümüzdeki aşırı sağın radikal siyasi pozisyonları genel olarak mahkum edilmiştir. Günümüzde radikal manevi pozisyonlar hakkında kimse fazla bir kaygı duymamaktadır.
5. Gelenekçilerin modernlik eleştirisi, doğrusal ilerleme ve eşitlik kavramlarının reddini içeriyor. Bu fikirlerin propagandasında medya veya küresel platformlar gibi modern kurumları kullanmaları konusundaki çelişkiyi nasıl açıklıyorsunuz?
Modern platformları kullanarak modernlik eleştirisi yapmakta bir çelişki olduğunu düşünmüyorum. Platformlar ve eleştiriler yeknesak değildir. Gelenekçiler için önemli olan eleştirilerin kendisidir; platformların önemi yoktur. Aslında, modernitenin yanılgılarından biri, maddi olana fazla değer atfetmektir. Pereniyal felsefe açısından bakıldığında, hemen hemen tüm platformlar moderndir ve önemsizdir. Bu yalnızca sosyal medya için değil, matbaacılık ve hatta yazının kullanımı için de geçerlidir. İrşad, sadece kişiden kişiye verilebilir, yazı yoluyla değil. Ancak diğer fikirler, en uygun yol neyse o şekilde aktarılabilir.
6. Gelenekçiliğin hakikate ulaşmada inisiyasyon(irşad) ve ezoterik bilgeliğe dayanması, genellikle basitleştirme ve popülizme dayanan kitlesel siyasi hareketlerle olan ilişkisini nasıl karmaşık hale getiriyor?
Gelenekçilik ve kitlesel siyasi hareketler aslında pek uyumlu değildir. Dediğiniz gibi, kitlesel siyasi hareketler basitleştirmeye dayanır. Gelenekçilik ise bunu reddeder. Gelenekçilik, anlayışlarında derinden elitisttir ve pratikte de elitisttir: kitapları ve fikirleri genellikle zor anlaşılır ve kesinlikle kitlesel bir çekiciliği yoktur. Gelenekçilik ile kitlesel siyasi hareketler arasındaki ilişki daha çok, bu hareketleri besleyen ya da yönlendiren bazı kişilerin Gelenekçilikten kişisel olarak ilham almalarına dayanır. Ancak bu kişiler, Gelenekçiliği saf haliyle kitlelere açıklamaya çalışmazlar; çünkü bu zaman ve emek kaybı olur.

7. Gelenekçilik, aşırı sağ siyasetle ve yeni popülist hareketlerin yükselişiyle ilişkilendirilmiştir. Gelenekçi fikirlerle bu hareketler arasındaki teorik ilişkiyi veya etkileri açıklar mısınız? Gelenekçiliğin modernlik, küreselleşme ve kimlik konularındaki tartışmaları daha geniş siyasi spektrumda nasıl şekillendirdiğini düşünüyorsunuz?
Yeni popülist hareketlerin yükselişi, ekonomik ve toplumsal yapılardaki değişimlerin daha geniş bağlamında anlaşılmalıdır; tıpkı daha önceki sosyalizm gibi eski popülist hareketlerin tarihsel yükselişi gibi. Sanayileşme ve kentleşme olmadan sosyalizm ortaya çıkamazdı. Sanayisizleşme ve buna bağlı değişimlerle birlikte eski tarz sosyalizm de varlığını sürdüremezdi. Gördüğümüz üzere, eski siyasi merkez çökmüştür ve geriye yeni popüler hareketler ortaya çıkmıştır. Gelenekçilik buna neden olmamış ve bunu açıklayamamamıştır da; ancak kesinlikle bundan faydalanmıştır. Yeni hareketlerin yeni fikirlere ihtiyacı vardır ve Gelenekçilik bir yüzyıldan uzun süredir var olmasına rağmen, bir zamanlar siyasi merkezde dolaşan fikirlere kıyasla yenidir.
Sınıf politikaları yerini kimlik politikalarına bırakmıştır ve kimlik politikaları, liberalizm ve sözde “küresel elitler”in etkisi ve tutumları üzerine tartışmalarla bağlantılıdır. Gelenekçiliğin liberalizm hakkında söyleyecek çok şeyi vardır.
8. Steve Bannon’un kaos büyüsü odaklı halkla ilişkiler çalışmalarını Amerikan seçimleri için etkili buluyor musunuz? Steve Bannon üzerinde ezoterik ve Gelenekçi etkiler olduğunu düşünüyor musunuz?
Steve Bannon veya arkadaşlarını kaos büyüsüyle ilişkilendirmezdim; ancak Donald Trump’ın siyaset, kimlik ve toplum yaklaşımları Amerikan seçimlerinde kesinlikle çok etkili oldu ve eğer kaos büyüsü değilse bile bunda bir kaos unsuru olduğu doğru, Kaos yıkıcı olabilir ve Trump, Bannon ve diğer “popülist” olarak adlandırılan figürler kesinlikle belirli fikirleri ve kurumları yok etmeye çalışıyorlar. Gelenekçi bir bakış açısından da bu fikirlerin ve kurumların çoğu kınanır. Bu koşullarda, mesele “ya/ya da” değil, “hem/hem de” meselesidir. Bannon, Gelenekçilikten iktibas ettiğini ifade etmiştir; ancak onun yalnızca Gelenekçilikle motive olduğunu düşünmek yanlış olur. Bannon, Gelenekçilik de dâhil olmak üzere birçok şeyden etkilenmiştir. Aynı durum, ilham kaynakları hakkında kamuya açık bir şekilde konuşmayan diğerleri için de geçerlidir.
9. Kozmolojik derinliğin kaybının, sözde “Müslüman Dünyası”nın (eğer böyle bir şey varsa) kaotik durumunda önemli bir faktör olduğunu düşünüyor musunuz? “Fıkıh kültürü”nün hâkimiyeti, özellikle mistik düşüncenin belirsizliği ve hoşgörüsüyle karşılaştırıldığında, bir tür epistemik şiddete katkıda bulunabilir mi? Ve Rönesans dönemi Yeni Platoncularına benzer metafizik geleneklere bir dönüş, ileriye dönük bir yol sunabilir mi?
Guénon ve Aguéli için, Müslüman dünyasının modernleşmesi, orada değerli olan her şeyi tehdit ediyordu. Gerçekten bir “Müslüman dünyası” olup olmadığı bir yana, çoğunluğu Müslüman olan ve coğrafi olarak birbirine yakın birçok ülke bulunuyor; bu ülkelerin çoğunda son zamanlarda işler pek iyi gitmiyor. Belki de Guénon ve Aguéli haklıydı.
Bir zamanlar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki (MENA) birçok sorunu sömürgeciliğe bağlamak yaygındı ve sömürgecilik kesinlikle dahili sorunların çözülmesinde yardımcı olmadı. Batı’da her tür sorunu İslam’a bağlamak da popülerdi; ancak bunun Batı hakkında MENA bölgesinden daha çok şey söylediğini düşünüyorum. Günümüzde birçok kişi, ulus-devlet modelinin MENA bölgesinde başarısız olduğunu savunuyor ve bence bu doğru. Ulus-devlet modeli, modernitenin karakteristik bir özelliğidir.
Yüzyıllar boyunca, MENA bölgesi, Osmanlı İmparatorluğu gibi hanedanların egemenliği altındaydı ve bu imparatorluklar çok etnikli, çok dilli ve çok dinliydi. Farklı gruplar aynı bölgelerde yan yana yaşıyordu. Osmanlı İmparatorluğu farklılıklara hoşgörülüydü ve bu hoşgörü aslında fıkıh tarafından destekleniyordu. Ancak modernleşme, tek ulus gerektiren ulus-devlet modelini beraberinde getirdi ve uluslar genellikle tek etnik, tek dilli ve tek dinli olma eğilimindeydi. Bu model, önce Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktı ve ardından başka yerlerde ulus-devletler inşa etmek için zayıf bir temel oluşturdu.
Bunun sonuçlarından biri, MENA bölgesinde Müslüman Kardeşler’den IŞİD’e kadar din temelli grupların ve hareketlerin önem kazanması oldu. Bu gruplar genellikle fıkıh üzerinde duruyor ve çok hoşgörülü değillerdi. Diğer yandan buna tepki olarak bazıları, mistik düşüncenin sorunu çözebileceğini düşünüyordu. Ben o kadar emin değilim. Mistik düşünce fıkıh ile uyumsuz değildir. Daha önceki dönemin tecdid hareketleri –ki bunların hepsi bir noktada cihadlara yol açmıştır– Sufi kökenliydi ve fıkıh üzerinde duruyordu: Hindistan’da Seyyid Ahmed Barelvi, Sudan’da sahte Mehdi Muhammed Ahmed, Somali’de Muhammed bin Abdullah Hasan, Asir’de Muhammed bin Ali el-İdrisi, Libya’da Senusiler…
10. Erdoğan yönetiminde Türkiye’nin İslami liderlikte artan rolü, Gelenekçilerin modern Batı kültürünün materyalizmi ve köksüzlüğüne karşı gördüğü direnişin bir parçası olarak değerlendirilebilir mi?
Evet ve hayır. Bu kesinlikle hegemonik Batı kültürüne ve dolayısıyla modernitenin belirli bir biçimine karşı bir direniştir. Ve kesinlikle ideolojiktir. Ancak bunun ne ölçüde manevi olduğu açık değildir. Erdoğan’ın ilham kaynakları kesinlikle dini unsurları içeriyor; ancak nihayetinde o bir politikacıdır. Ona yakın olan bazı kişiler, dini ilhamın yanı sıra bir tür manevi motivasyonu da paylaşabilir ve yakın çevresinden en az birinin Gelenekçi olduğu bilinmektedir. Ancak sonunda, siyaset siyasettir ve modern siyaset kaçınılmaz olarak moderndir.
11. Genç kuşaklar iklim değişikliği, ekonomik belirsizlik ve teknolojik ilerlemeler gibi sorunlarla yüzleşirken, Gelenekçilik onlara cazip gelir mi? Eğer öyleyse, hangi biçimlerde?
Gelenekçilik doğrudan ekonomik ya da teknolojik sorunları ele almaz; ancak dolaylı bir çözüm sunar: Gelenekçilik için, ekonomik ve teknolojik meseleler gerçekten önem taşımaz. Elbette, ekonomik olarak görece iyi durumda olanlar için “ekonomik meseleler önemsizdir” demek daha kolaydır! Guénon iklim değişikliğini öngörmedi; ancak daha sonraki Gelenekçilerden Seyyid Hüseyin Nasr bunu ele aldı ve insanlık ile doğa arasındaki önceki ilişki biçimine dönmemiz gerektiği yönündeki ısrarı bugün geniş bir yankı bulmaktadır. Ancak bu, söylenmesi kolay, yapılması zor bir şeydir.
Gelenekçiliğin günümüz genç nesilleriyle en çok yankı bulan biçimi açıkça siyasi formudur. Şüphesiz, günümüzün en önemli Gelenekçisi Rus filozof Aleksandr Dugin’dir. Dugin, kariyerini Amerikan modernitesini ve küresel liberalizmi kınayarak geçirmiştir ve bu görüşleri, Türkiye’de, Rusya’da ve başka yerlerde birçok kişide yankı bulmaktadır. Hatta bazıları, Dugin’in popülist kamu pozisyonlarının temelinde yatan Gelenekçi teoriyi okumayı bile başlamıştır.
[1] Pereniyal filozof, “Perennial Philosophy” (Türkçesiyle “Ezelî Hikmet” ya da “Kadim Felsefe”) anlayışını benimseyen kişidir. Bu terim, insanlık tarihindeki farklı dinî, mistik ve felsefî geleneklerde ortaya çıkan evrensel ve zamansız bir hakikat olduğu düşüncesini ifade eder. Pereniyal filozoflar, bu evrensel hakikati arayan, inceleyen ve savunan kişilerdir.
Pereniyal Felsefenin Temel Kavramları:Hakikatin Birliği: Farklı dinler, kültürler ve gelenekler arasında özü itibarıyla aynı olan bir hakikat vardır. Görünürdeki farklılıklar, bu hakikatin farklı yorumlanmasından kaynaklanır.
Evrensel Bilgelik: İnsanlık tarihindeki tüm büyük dinler ve mistik gelenekler, aynı ilahi kaynaktan türemiştir.
Ruhsal Deneyimlerin Önemine Vurgu: Gerçek bilginin, soyut düşünceler ya da entelektüel bilgi yoluyla değil, doğrudan bir ruhsal deneyimle elde edilebileceği düşünülür.
İlahi Gerçeklik: Pereniyal felsefe, mutlak bir gerçekliğin (genellikle Tanrı, Tao, Brahman, ya da Evrenin Yüce Bilgeliği olarak adlandırılır) var olduğunu ve insanın bu gerçeğe yaklaşması gerektiğini savunur.
Pereniyal Felsefenin Temsilcileri
Aldous Huxley: “Perennial Philosophy” adlı kitabında, farklı geleneklerdeki ortak hakikatlere dair bir analiz sunmuştur.
René Guénon: Batı metafiziğine eleştiriler getirerek Doğu’nun kadim bilgeliğini ön plana çıkaran çalışmalarıyla tanınır.
Frithjof Schuon: Dinlerin özündeki birliği vurgulayan yazılarıyla pereniyal felsefenin önemli bir figürüdür.
Pereniyal Filozofun Perspektifi: Bir pereniyal filozof, dini ve felsefi sistemlerin tarihsel ve kültürel bağlamlarını aşan bir öz olduğunu düşünür. Bu kişiler, dini çatışmaları azaltmayı ve farklı gelenekler arasında bir köprü kurmayı hedefler. Ayrıca, insanın ruhsal tekamülüne büyük önem verir ve hakikate ulaşmanın bireysel çaba gerektirdiğine inanır.
Pereniyal filozof, kadim hikmetin peşinde olan, bu evrensel hakikati anlayıp paylaşmayı hedefleyen kişidir. Farklı geleneklerdeki ortak noktaları araştırır, insanlığın birliği ve ruhsal derinliği üzerine düşünür. Bu yaklaşım, hem felsefi hem de mistik bir derinlik içerir.
Röportaj: A. Tarık Çelenk
Çevirmen: Tuğba Ece Aksakal