Roma selâmı, tarihsel olarak Roma İmparatorluğu ile ilişkilendirilen ve 20’nci yüzyılda faşist/nasyonal-sosyalist partiler tarafından benimsenen bir işâret ve selâmlama biçimi. Ne var ki bu işâretin günümüz sağ-popülist çevrelerinde – bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli cereyânın temsilcileri nezdinde – yeniden canlanması hâdisesi, selâmın tarihsel ve ideolojik kökenleri bakımından mühim bir dizi çelişki arz ediyor.

Başka bir deyişle, ilk olarak Elon Musk’ın, akabinde de ABD Başkanı Donald Trump’ın eski ideolog yoldaşı Steve Bannon’un halka açık toplantılarda uzattıkları sağ kolun-elin geçen yüzyıldan günümüze idrâk ettiği siyâsî serüven ile 2025 yılı itibarıyla vardığı nokta arasında amansız mânâ uçurumları (ve dahi bozuklukları) mevcut.
Roma Selâmı üzerine “doğru” bilinen yanlışlar
Sanılanın aksine, Roma selâmı antik kaynaklarda belgelenmemiştir. Dolayısıyla söz konusu selâmın hakikaten de “Roma İmparatorluğu” menşeili olduğu iddiası fevkalâde zayıftır. Bu selâm her ne kadar popüler kültürün derinliklerinde Antik Roma ile ilişkilendirilse de daha ziyâde Avrupa’da 18 ve 19’uncu yüzyılda icrâ edilen birtakım sanatsal tasvirlerden kaynaklanıyor.

Kuşkusuz ki, bu bağlamda en meşhur örneklerden biri, Fransız ressam Jacques-Louis David’in 1784 yılında verdiği “Horatius Kardeşlerin Yemini” adlı eserdir. Bu resimde, Roma askerleri sağ kollarını kaldırarak vatana bağlılıklarını gösterirler. Gösterirler göstermesine ancak bu, neredeyse “mutlak” ölçüde sanatçının kendi tahayyülünün bir izdüşümüdür ve selâmın Antik Roma’daki kullanımına dair herhangi bir tarihî delil bulunmaz.
Buradaki kafa karışıklığının yahut hareketin bir çeşit “romantik” filtreden geçirilmesine sebebiyet veren dinamiğin başlıca sebebi, Roma İmparatorlarının bazen halka hitap ederken sağ ellerini dikine kaldırarak konuşmalar yapmaları denilebilir. İmparator’un otoritesini vurgulamaya matuf mevzubahis hareket, modern anlamdaki faşizan selâmla eşitlenmiştir. Oysa yukarıda da ifâde ettiğim gibi, Roma teamülleri içinde bu tür bir selâmın yaygın bir ritüel olduğuna dair somut veri tabanı yok denecek kadar az.
Bugün bildiğimiz ve tanıdığımız anlamdaki Roma selâmı, modern zamanlarda ilk kez 20’nci yüzyılın başlarında İtalyan şair Gabriele D’Annunzio tarafından kullanıldı. Kendince “kültürel Roma”nın kadim vasıflarını diriltmek misyonunu sırtlayan D’Annunzio, 1919 yılında Fiume şehrini (günümüz Rijeka’sı) işgâl ettiğinde, destekçilerine bu selâmı kullanmaları için bilfiil örnek teşkil etti. Dolayısıyla selâmın modern mucidi, uygulayıcısı ve “siyasallaştırıcısı” – İtalya’nın faşist lideri Benito Mussolini’den önce – D’Annunzio’dur.

Yaygın ve fakat yanlış kanıya nispetle ilginç olan ise, D’Annunzio klâsik anlamda bir faşist değildi. Aristokratik bireyciliği, anarşizan kişiliği ve tek-tipçiliği dışlayıcı ama şiddetli milliyetçiliğiyle D’Annunzio, faşizmin hem “liberter” sayılabilecek bir öncülü hem de faşizmin hiçbir zaman “tam ol(a)madığı” hâlini aynı ânda benliğinde cisimleştirebilmiş bir karakterdi.
İcat ettiği selâmlama tarzını evvelâ Mussolini’nin faşistleri, sonrasında ise Almanya’da nasyonal-sosyalistler ve Avrupa’nın diğer radikal sağ unsurları benimsediler. Zamanla Avrupa milliyetçiliğini bütünüyle kendi güdümüne alan nasyonal-sosyalizmin baskınlığı neticesinde, D’Annunzio’nun selâmı tedricen “Hitler Selâmı”na evrilerek literatüre böyle girdi ve konumunu pekiştirdi.
Avrupa faşizmi, Yahudi düşmanlığı ve günümüz sağ-popülistleri: Hangi çıkmazlar?
Böylelikle Roma selâmı yavaş yavaş “olabilecek ve görülebilecek en Yahudi düşmanı hareket” hüviyetini kazandı. Özellikle Hitlerciler, bu hareketi ırksal saflık ve Aryan üstünlüğünün bir simgesi olarak içselleştirmiş, onu Holokost’a önayak olan sürecin belirgin dışavurumlarından biri şeklinde parlatmışlardır.
Oysa günümüzde aynı hareket, eski Avrupa milliyetçiliğin Atlantik’in karşı kıyısındaki “yeni reformcuları” tarafından bu defa son derece hararetli bir İsrail ve Yahudi haklarının savunuculuğu refleksinin korumasında yeniden gündemleştiriliyor. Ve bu gerek Roma selâmının kökenleri gerekse hususî (kadim ve modern) Yahudi tarihine nispetle devâsâ bir çelişkidir.
11 Eylül sonrası dönemde Amerikan sağı hem kendisi içeriden değişti hem de Avrupa’daki milliyetçiler üzerindeki nüfuzunu – geçmişte hiç olmadığı ve yaşanmadığı kadar – büyüttü.
Geleneksel olarak devletçi, sosyal, milliyetçi ve yer yer antisemit ve/veya anti-Siyonist olagelen Avrupa radikal sağı, Amerikan kökenli anti-devlet eğilimleri, özgürlükçülük ve Hristiyan Siyonizmi’yle harmanlandı. Bir dönem neo-conlar, ardından Tea Party kadroları ve nihayet Steve Bannon-Elon Musk gibi figürler eliyle dönüşen Amerikan sağı ekonomik liberalizm, anti-göçmen popülizmi ve İsrail yanlısı duruşları küresel paydada tek bir çatı altında birleştirmeye çalıştı-çalışıyor. Gelinen noktada ise artık Roma selâmı, inşâ edilmeye çalışılan bu “medeniyetçi-medeniyetsel” beraberliğin bir nevî harcı mertebesine yükseltiliyor.
Hâlbuki Roma selâmı 1919-1945 aralığının “ruhu”na ve “siyâseti”ne ne kadar “uyuyor” idiyse, 2020’lerin konjonktürüyle bir o kadar çelişiyor.
Roma geleneği ve Yahudi tarihi: Ters mıknatıslanma
Çelişkinin temeli, Roma İmparatorluğu’nun MS 70 yılında Kudüs’teki İkinci Tapınak’ı yıkması ve Yahudileri yaşadıkları topraklardan sürmesinde saklı. Doğrusu, Roma kaynaklı Yahudi diasporasının oluşumu, Yahudi tarihinin dönüm noktalarından biri olmuş ve yüzyıllar boyunca sürecek “kopuş”un başlangıcını mühürlemiştir.
Roma-Yahudi çatışması, çeşitli isyanlarla şiddetlenmiştir. Birinci Roma-Yahudi Savaşı (MS 66-73) sırasında, Titus’un orduları Kudüs’ü kuşatmış, İkinci Tapınak’ı (ve sinagogları) yakmış ve Yahudi özerkliğini bastırmıştır. Bu savaşta yüz binlerce Yahudi hayatını kaybetmiş, on binlercesi köle olarak satılmış veya göç etmeyi tercih etmiştir.
Daha sonraki Bar Kohba Ayaklanması (MS 132-136), Yahudilere yönelik baskının daha da keskinleşmesine neden oldu. İmparator Hadrian, ayaklanmayı şiddetle bastırarak Yahudiliği kazımaya çalıştı. Örnekler çoğaltılabilir ve fakat esasa değinelim.
Kendisini bir “alternatif Yahudi barış aktivisti” şeklinde takdim eden milliyetçi (milliyetçiliği biraz 1930-40’ların Kenancılığını[1]-İbrânî üst kimlikçiliğini de andırıyor) din adamı ve eğitmen Yehuda HaKohen’in sıra dışı görüşleri var. Yahudiler ile Filistinlilerin kendi içlerinde ve dış müdahale olmaksızın “müşterek bir yaşam formülü” bulmaları gerektiğini savunan HaKohen, bir tezinde şöyle diyor:
“Bizim Yahudiler olarak kendi ideolojik paradigmamız var. Ve bu açıdan belirtmeliyim ki, Roma’nın yükselişinin/başarısının kaynağında bizim sürgünümüz var. Roma bizim medeniyetimizi, ulusal çerçevemizi, Kudüs’ü yıkıp bizi sürgüne mecbur edince, Batı yükselişe geçti ve egemen oldu. Kilise, feodalizm, kapitalizm, liberalizm – Batı egemenliğini tahkim eden tüm bu geçişler İsrail’in sürgününe bağlıydı. Bugün İsrail yeniden can buldu ve Batı zayıflamaya başlıyor. İsrail güçlendikçe, Batı zayıflayacak. Din Bilginlerimiz, Peygamberlerimiz bize bu iki kuvvetin aynı ânda egemen olamayacağının haberini vermişlerdi.”[2]
HaKohen’in perspektifinden hareketle denebilir ki, Roma’nın (Batı’nın) günümüz haleflerinin (başta Avrupa ve ABD) Roma selâmının kullanımını güncellemesi ve bunu hassaten İsrail’i koşulsuz destekleyen figürlerin vasıtasıyla yapması durumu, en hafif tâbirle çift-yönlü bir tarihsel tutarsızlıktır.
Bir yandan “Medeniyet” kartını oynayan “Sağ-Popülist Enternasyonal” temel ölçü aldığı Roma Medeniyeti’nin tarihine ve doğrusuyla-yanlışıyla bu tarihe nispet edilen öğelere karşı acemice bir “revizyonizm” sergilerken, diğer yandan bu durumun bir kısım Yahudi liderliğinin “sessiz ve aktif olur”uyla ete kemiğe bürünmesi de Roma idâresi altında kendi atalarının kimi mücadelelerini inkâr eden bir “yabancılaşma” olarak karşımıza çıkıyor.
Velhâsıl yeni sürecin özneleri ne kendi içlerinde ne de birbiriyle olan münasebetinde insicamlı (ve hatta büyük ölçüde siyâsî kültür tecrübeleri bağlamında fiilen karşıtlar).
Epilog: Avrupa-Amerika ayrılığı kaçınılmaz (mı?)
ABD sağı kendi “imperium” projeksiyonunu komplekssizce yansıtmak ve Avrupa sağ-popülizminin “bilinçaltı”na sızabilmek, bu vesileyle onu daha rahat domine edebilmek adına Roma selâmını rehabilite etmeye gayret ediyor. Dahası, Yahudi liderliğinin bir segmentinin örtülü onayıyla yapıyor. Hâl böyle olunca, ikili bir tarihsel revizyonizm ve paradoks vücut buluyor.
Batı sağ-popülist muhitinde Roma selâmının yeniden ihyâsı şimdilik salt bir Amerikan eseri. Avrupa’nın milliyetçi külliyatı-pratiği ABD’ye kıyasla çok daha derin, eski ve teçhizatlı. Üstelik, 1945-öncesi Avrupa milliyetçiliğinin “Batı plütokrasileri ile Doğu Bolşevizm’i arasında bir denge noktası” olma iddiasını taşıdığı, 1945 sonrasında ise “Ne ABD Ne Rusya – Üçüncü Yol” şiarıyla yeniden yapılandığı unutulmamalı. Yani Avrupa radikal sağında “Avrupa’nın özerkliği” esastır.
Sonuç olarak, günümüz “Roma Selâmı Paradoksu”, organik olmayan bir denklemi anlatıyor. Ve bu denklemde ABD sağı Roma’nın, bir kısım Yahudi liderliği kendi ulusal tarihinin, Avrupa sağ-popülistleri ise kendi jeopolitik mevzilerinin cahili.
Tüm bu verilerin ışığında, şahsen belli bir noktadan sonra ABD-Avrupa yapımı “Sağ-Popülist Enternasyonal”in tökezleyeceğini, hatta yırtılacağını düşünüyorum.
“Nasıl”ını ve ertesinde olacakları şimdiden öngörmek çok zor. Ancak Tarih’in ağırlığının – tüm taraflar için geçerli olacak şekilde – aradaki “doku uyuşmazlığı”nı dayanılmaz kılması pek mümkün.
[1] 1940’larda Şair ve dilbilimci Yonathan Ratosh tarafından nakışlanan ve İbrânî üst kimliğinin dinî Yahudilikten bağımsız, yerel ve kültürel bir temele dayandırmayı hedefleyen bir milliyetçi akım.
[2] Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=JAEU_BZVsB8 (erişim tarihi: 23.02.2025)