Mustafa Akkad 1930 senesinde Halep’te dünyaya geldi. O yıllarda Fransız mandası altındaki Suriye, siyasal gerilimlerin, kültürel kırılmaların iç içe geçtiği bir coğrafyaydı.
Halep ticaretle anılan bir şehir olduğu kadar Osmanlı sonrası Doğu Akdeniz hafızasının düğüm noktalarından biriydi. Gelenek ve modernleşme arasındaki sürtünme gündelik hayatın ritmine işlemişti. Böylesi bir atmosferde büyüyen Akkad’ın zihinsel haritası bu çift katmanlı zeminde şekillendi ve haliyle tarih bilinci de erken uyandı. İki şeye sahipti; bir yanda medeniyet hafızası, diğer yanda dünyaya açılma arzusu…
Henüz 18 yaşındayken çevresine şu cümleyi kurdu: “Sadece herhangi bir yönetmen değil, bir Hollywood yönetmeni olmak istiyorum.” Halep’te yaşadığı mahalledeki hemen tüm arkadaşları kendisiyle alay etti. Zira o yıllarda Hollywood, sadece bir sektör değildi aynı zamanda modern mit üretiminin merkezi sayılıyordu. Küresel hayal fabrikasının kalbine yerleşme arzusu görece küçük bir Doğu şehri olan Halep’te neredeyse “küstah” ve “alay edilebilir” bir iddia gibi duyuluyordu. Oysa Akkad için bu sözler heves cümleleri değildi; bilinçli bir yön tayiniydi…
1950’lerin başında Amerika’ya gidişi bu yönün ilk somut adımıdır. Yola çıkmaya karar verdiğinde babası ona iki şey verdi: bir Kur’an-ı Kerim nüshası ve yanında 200 dolar… Materyallerden birisi köklerini, inancını, varoluş sebebini, diğeri ise başlangıç imkânını temsil ediyordu. Kur’an medeniyetinin hafızasını, 200 dolar Hollywood’un katı üretim ekonomisine atılma cesaretini simgeliyordu. Bu iki emanetle Los Angeles’a doğru yola çıktı. Bu başlangıçta “romantik bir göç hikâyesiymiş” gibi dursa da aslında temsil bilinci ile endüstriyel aklın aynı bavula konduğu bir eşikti.
Mustafa Akkad, Los Angeles’a geldikten sonra UCLA School of Theater, Film and Television bünyesine girdi. Burada aldığı eğitim salt mizansen kurmak, kamera ekseni belirlemek ya da diğer teknik sinema dersleri değildi. Burada edindiği deneyim Hollywood’un stüdyo ekonomisini ve yapım sürecinin finansal mimarisini içeriden okuma imkânı sunan bir eğitimdi. Line-producer mantığının prodüksiyon ölçeğini nasıl belirlediğini, anlatı büyüdükçe bütçe kalemlerinin nasıl genişlediğini ve dağıtım zincirinin yatırım riskini nasıl şekillendirdiğini yakından gözlemledi.
Set organizasyonundan sendikal yapıların işleyişine, star persona’nın gişe performansına etkisinden pre-production planlamasının yatırımcı güvenine kadar uzanan geniş bir endüstriyel mimariyi kavradı. Birçok göçmen yönetmen sistem içinde görünürlük ararken, Akkad sistemin kurallarını ezberlemekle yetinmedi; kuralları kendi anlatısının altyapısına dönüştürdü.
1960’lar ve 70’ler boyunca İslam dünyası, Batı medyasında küçümseme cümleleri, kültürel eksiklik, kültür sanat iklimi oluşturama gibi tamlamalarla tanımlanıyor ve bu algı tüm dünyanın dolaşımına sokuluyordu. Bu temsil zemini karşısında Akkad’ın yöneldiği hat, dar bir festival filmi üretmekten çok daha geniş olmalıydı.. Hedefi, dünya sinema piyasasında yer bulacak bir epik inşa etmekti; ölçeği baştan küresel olarak tasarlanan bir tarih anlatısı ya da…
Bu fikri gerçekleştirmek için sağlam bir senaryo oluşturdu. Bütçe hacmi, uluslararası oyuncu kadrosu ve iki dilde eşzamanlı çekim kararı çağrının bütüne ait parçaları olarak kurgulandı. Anlatının etkisi yalnızca dramatik yapıdan değil, üretim kapasitesinden de beslenmeliydi. Figürasyon sayısından set inşasına, çekim takviminden dağıtım stratejisine kadar her unsur anlatının iddiasını taşıyacak biçimde örgütlendi. Kadrajın genişliği ile yatırımın büyüklüğü arasında bilinçli bir paralellik kuruldu. Akkad her adımı planlamıştı.
Bu sebeplerin nizami bir araya gelişiyle ortaya çıkan ÇAĞRI (The Message) böylesi titiz bir çalışmanın hakkı olarak belirli inanç çevresine hitap eden kapalı bir yapım olarak kalmadı. Hollywood ölçeğinde üretilmiş, uluslararası dağıtım ağlarına entegre edilmiş bir tarih temsiline dönüştü. İşe bu büyük film böylesi bir üretim mimarisinin somut karşılığıdır. İnce kırmızı hatta peygamberin hayatını perdeye taşımak sadece sanatı öncelemiş bir cesaret meselesi değildir; teolojik hassasiyetleri gözeten, diplomatik dengeleri hesaplayan bir yapım disiplinini de zorunlu kılar. Akkad bu dengeyi filmin şahaneliğinden ödün vermeden, rasyonel kararlarla birlikte prodüksiyon tasarımına yerleştirdi.
Anthony Quinn gibi küresel tanınırlığa sahip bir oyuncunun kadroya dâhil edilmesi ve dünya çapında dağıtım hedefi, projenin baştan itibaren uluslararası dolaşıma göre tasarlandığını gösterir. 17 milyon dolarlık bütçe, 1970’lerin sinema ekonomisi düşünüldüğünde sıradan bir yatırım elbette olamaz; İslam tarihinin Hollywood standardında üretilebileceğini kanıtlayan somut bir kapasite beyanıdır. Bu ölçekte bir prodüksiyon elbette sadece bir film üretmedi, İslamın temsil düzeyini şampiyonlar ligine taşıdı.
Aynı zamanda Quinn’in star persona’sı projeye uluslararası meşruiyet kazandıran da ilk adımdı. Zira Hollywood’da yıldız sistemi üzerinden filme en başta biçilen bir paye vardır. “Bu oyuncu bu filmde oynadıysa, iyi bir filmdir algısıdır” bu. Quinn, Irini Papas bu saiklerle filmi dünyanın en iyileri arasına sokmuştu bile.
Filmde İslam tarihi didaktik bir savunma anlatısı, ya da primitif bir ilahi kıssa olarak yer almadı. Geniş kadraj, kalabalık figürasyon, dramatik ark ve ritmik kurgu ile evrensel formun içine yerleştirilen bir gerçek bir efsane vardı. Mise-en-scène tarihsel özneyi haysiyetli bir kompozisyon içinde konumlandırdı.
Fon bulma süreci de manidardır. Sinemanın kanayan yarasıdır bu süreç herkee bilir. Akkad bu zamanı ikna ve finansal rasyonaliteyle aynı zeminde ilerletti. Körfez sermayesi ve Libya ile yapılan görüşmelerde film “prestij yatırımı” olarak prezente edildi. Kültürel temsil, sömürge sonrası özne bilinci ve küresel görünürlük gibi sembolik getiriler, ekonomik projeksiyonlarla desteklendi. Akkad elde mendil müzmin nevazil bir dini söylem hikayesi kurmak yerine, onurlu, stratejik ve kültürel bir siyaseti dili kurdu. Endüstriyel mantık ile tarihsel haysiyet arasında organik bağ inşa etti.
Kronoloji önemlidir. Önce Çağrı geldi. 1976’da dünya perdelerinde yerini aldı. Ardından 1978’de Halloween gösterime girdi. Bu sıralama Akkad’ın zihinsel mimarisini anlamak açısından da belirleyicidir. O önce medeniyet anlatısını kurdu, ardından Hollywood’un ticari damarında kalıcı bir pozisyon elde etti.
Halloween’i bir korku serisi olarak düşünmemiz yapbozda eksik parça bırakmamız anlamına gelir. John Carpenter’ın düşük bütçeli projesi Akkad’ın yapımcılığı sayesinde yapım seri hâline geldi ve küresel- popüler kültür markasına dönüştü. Slasher türünün ekonomik potansiyelini kavrayan Akkad, gişe ekonomisinin ritmini de bu vesileyle öğrendi. Bu hat ona finansal dayanıklılık ve endüstriyel nüfuz sağladı. Amerikan korku piyasasından ürettiği sermaye sayesinde tarih anlatılarının devam edeceği filmlerin sürdürülebilirliğine zemin hazırladı.
Burada medeniyet eleştirisi açısından çarpıcı bir tablo ortaya çıkar. Bir yanda İslam tarihini rasyonel bir haysiyet diliyle anlatan yönetmen, diğer yanda Amerikan korku sinemasının en kârlı markalarından birinin yapımcısı. Bu iki hat çelişkili gibi dursa da aslında var olan tam anlamıyla stratejik bir akıldır. Küresel kültür piyasasında varlık göstermek ile kültürel özne olmak arasındaki bağın apaçık ilanıdır.
Peşi sıra çekilen Çöl Aslanı, İtalyan işgali altındaki Libya’da Ömer Muhtar’ın direnişini merkeze alır. Film, bu baş kaldırıyı kişisel bir kahramanlık hikâyesi olarak kurgulamak yerine sömürge yönetiminin işleyişiyle birlikte ele alır. Mahkeme sahneleri, askeri operasyonlar ve kamp görüntüleri, işgal düzeninin nasıl kurulduğunu ve nasıl sürdürüldüğünü açık biçimde gösterir.
Film elbette ABD’de sınırlı sayıda salonda gösterilir. Zira yapımın içerdiği politik gerilim dağıtım alanına da yansımıştır. Yine de Akkad, sinemasını tarihsel ve siyasal meseleleri görünür kılan bir alan olarak kullanmaktan hiç vazgeçmemiştir.
2005’te Amman’daki Radisson Hotel’de gerçekleşen bombalı saldırı bu hikâyeyi trajik bir ironiyle sonlandırdı. Akkad kızı Rima ile birlikte hayatını kaybetti. İslam tarihini dünya kamuoyuna anlatmaya ömrünü adamış bir yönetmenin, İslam adına hareket ettiğini iddia eden bir şiddetin hedefi hâline gelmesi çağın kırılganlığının da ironik bir tezahürüydü . Diyalog kurmaya çalışan bir sinemacının fanatizm tarafından susturulması, temsil ile terör arasındaki gerilimi sert biçimde açığa çıkardı.
Bugün asıl soru şudur: Onun açtığı yer neden genişletilemedi?
Sorun yeni bir yönetmen çıkmaması değildir. Sorun kültür üretimini stratejik bir alan olarak göremeyen zihniyettedir. Akkad’ın başarısı teolojik meşruiyet, finansal cesaret ve endüstriyel bilgi arasında kurulan dengeden doğdu. Bu denge ondan sonra zinhar kurumsallaşmadı, kurumsallaşamadı.
İslam coğrafyasında kültür politikası ile sinema endüstrisi arasında sürdürülebilir bir ekosistem oluşmadı. Sermaye kültürel riski göze almadı. Dinî çevreler sinemayı kurucu anlatı alanı olarak konumlandırmadı. Devletler kültürü uzun vadeli güç mimarisinin parçası şeklinde ele almadı.
Majid Majidi’nin Muhammad: The Messenger of God hamlesi yüksek prodüksiyon ölçeğiyle dikkat çektiyse mesele sadece bütçe ve görsel ihtişam değildir. Bir yapımın küresel kırılma yaratabilmesi için endüstriyel dolaşım ağlarına nüfuz etmesi gerekir. Majidi’nin filmi politik bariyerler, dağıtım sınırlılıkları ve coğrafi blokajlar nedeniyle dünya sinema piyasasında geniş bir karşılık üretemedi.
Akkad’ın 1970’lerde kurduğu hamle ise merkezde, yani Hollywood sisteminin içinde gerçekleşmişti. O, İslam anlatısını dışarıdan sisteme sunmadı aksine sistemin içinden üretti. Aradaki fark birisinin güçlü bir film ortaya koyması, diğerinin küresel dolaşım alanında konum değiştiren bir etki yaratmasıydı.
Bu nedenle Majidi’nin girişimi saygı uyandırıcı bir çaba olarak anılırken, Akkad’ın çalışması hâlâ referans noktası olarak kalıyor.
Akkad inşa etti, küçük ölçekli güvenli alanlara sığınmadı, büyük kadrajı kurdu. Halloween ile piyasaya, Çağrı ile tüm İslam coğrafyasının hafızasına hükmetti. Gişe ekonomisi ile tarih anlatısını aynı üretim aklında buluşturdu. Onun üzerine yeni bir kat çıkılamamış olması medeniyet çapında oluşturulmuş stratejik irade zayıflığını gösterir. Herkes gerçeğiyle yüzleşsin.
Büyük anlatılar ilhamla başlar, ticari akıl ve kurumsal cesaretle büyür. Bu üçlü bir araya gelmediği sürece Akkad bir istisna olarak kalmaya devam edecek. Yıllar ve yıllarca o tek filmi her sene her Ramazan ayında izlemeye devam edeceğiz çünkü yenisi ya da daha iyisi gelmeyecek.
O bir zirveydi. Zirveye bakmak kolaydır. Zirveye doğru bir yol inşa etmek ise medeniyet cesareti ister. O da hiç kimsede yok…

