2024 yılında, Avrupa’nın rekabet gücü üzerine hazırlanan Draghi raporu, ABD’den daha yavaş büyüyen, inovasyona, dijital teknolojiye ve enerji dönüşümüne daha az yatırım yapan ve büyük ölçekli finansmanı harekete geçirmekte zorlanan Avrupa Birliği’nin durumu hakkında alarm vermişti.
Mario Draghi’ye göre bu gecikme, kıtanın refahını ve jeopolitik ağırlığını tehdit ediyordu.
Ekopolitik yazılarında bundan söz etmiştik.
***
Fransa’nın parıltılı genç iktisatçılarından Gabriel Zucman bu tespitlere karşı çıktı.
Kişi başına düşen GSYİH’deki farklılıkların büyük ölçüde abartıldığından, Avrupa’daki saatlik verimliliğin ABD’ninkine yakın olduğundan başlayarak Avrupa sosyal modelinin de altını çizerek bir dizi karşı sav ileri sürdü.
Meslektaşı François Bourguignon ise Zuckman’ın bu yorumunu endişe verici buldu. Hatta gerçeği gizlediğini iddia etti. Bazı ülkeler arayı kapatırken, Avrupa’nın çekirdeği ABD’ye göre daha fakirleşiyor ve kendi aleyhine küçümsenmesi riskli olacak yapısal bir farklılaşmayı ortaya koyuyordu.
Ve bundan sonra verimlilik tartışmasının hızı iyice arttı.
***
9 Ocak’ta tartışmanın medya zeminini oluşturan Le Monde Gazetesi’nde “Dünya Eşitsizlikleri Laboratuvarı’nda Doğu Avrupa koordinatörü” de olan iktisatçı Marie-Renée Andreescu, Avrupa’nın büyük bir potansiyele sahip olduğunu ancak finanse edilmesi gerektiğini söyleyen bir makale yazdı.
Avrupa’da ancak büyük bir vergi reformuyla inovasyon, araştırma ve geliştirmenin güçlendirilebileceğini iddia etti.
ABD-Avrupa kıyaslamasında köşe taşları oluşturan çok önemli rakamlar verdi:
“Büyümedeki fark yalnızca nüfus ve çalışma saatlerindeki farklılıkla açıklanabilir, verimlilikteki bir farkla değil.
Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı’nın analizine göre, 2025 yılında Avrupa’da bir saatlik fiili çalışma 51 €’luk servet üretirken, Amerika Birleşik Devletleri’nde bu rakam 55 € olacak.
Bu 4 €’luk fark, Avrupa’nın aşağılık kompleksini haklı çıkaramaz.”
Bir de işgücü katılım oranı üzerinden kıyaslama yaptı:
“Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü’nün (OECD) verilerine göre Avrupa’da 2020’den beri işgücüne katılım oranı Amerika Birleşik Devletleri’ninkini aşmış durumda.
Çalışma çağındaki bireylerin yaklaşık yüzde 82’si istihdam ediliyor veya aktif olarak iş arıyor.
Bu oran Atlantik’in diğer tarafındaki orandan 3 puan daha yüksek, ancak aradaki fark giderek açılıyor.
Fiyat krizleri, uyuşturucu krizi ve başarısız bir sosyal model nedeniyle istikrarsızlaşan Amerikan nüfusu, artık işgücü piyasasında ihtiyaç duyduğu şeyi bulamıyor.
Buna karşılık, Avrupa, özellikle Doğu Avrupa ülkeleri, çalışmaya istekli, eğitimli ve yetenekli bir nüfusa sahip.”
***
Hemen ertesinde üst düzey bir teknokrat olan Timothée Mantz devreye girdi.
Hem ABD ile Avrupa, hem de AB içinde etkileyici kıyaslamalara imkan sağlayan çok önemli rakamlar verdi.
“AB ile ABD’yi karşılaştırmak iki sınırlamayla karşı karşıyadır. Birincisi, bu iki kuruluşun sosyo-ekonomik modelleri çok farklıdır:
Kamu harcamaları AB’de önemli ölçüde daha yüksektir – gayrisafi yurtiçi hasılanın yüzde 49,2’si, ABD’de ise sadece %39,1’i – ve eşitsizlik Amerika Birleşik Devletleri’nde çok daha yüksektir.
Her şeyden önemlisi Avrupa’daki ekonomik ve sosyal politikanın büyük bir kısmı hala üye devletlerin elindedir (bütçe ve maliye politikası, sosyal koruma, eğitim sistemi vb.).
Bu nedenle, Birlik’in üye devletleri arasında var olan ve yalnızca kıtanın doğusundaki daha yeni üyelerin elde ettiği kazanımlardan kaynaklanmayan farklılıkları da dikkate almak gereklidir.
Bazı eski üyeler, kişi başına düşen GSYİH, genel saatlik verimlilik, karbondioksit emisyonları veya eşitsizlik açısından diğerlerinden daha iyi performans göstermiştir.”
Ve AB içindeki ülkelerin adeta “iki vitesli” olduğunu rakamlarla sergiledi:
“1990’ların başlarında, Batı Avrupa ülkelerinin ekonomik performansı nispeten homojen ve Amerika Birleşik Devletleri’ninkine yakındı.
Yaklaşık otuz yıl sonra, ABD ile AB arasındaki fark açıldı, ancak belki de daha ilginç olanı, Batı Avrupa ülkelerinin kendi içlerinde belirgin bir farklılaşmanın ortaya çıkmasıdır.
İki grup özellikle dikkat çekiyor.
Birinci grupta (Almanya, Avusturya, Belçika, Danimarka, Hollanda, İsveç), performans genel olarak ABD’ninkini takip etti:
Kişi başına düşen GSYİH (enflasyon ve yaşam standartlarındaki farklılıklar dikkate alınarak) ABD’ninkiyle karşılaştırılabilir bir seviyeye ulaştı ve çoğu durumda 1990’dan bu yana yüzde 50 ila yüzde 60 oranında (Hollanda’da hatta yüzde 65!) artış gösterdi ki bu da Amerikan performansına (yüzde 70) oldukça yakın.
Benzer şekilde, bu ülkelerde saatlik verimlilik ABD’dekine eşdeğer, hatta daha yüksek.
İkinci grupta (Fransa, İspanya, İtalya, Birleşik Krallık) ise kişi başına düşen GSYİH, Amerika Birleşik Devletleri’ndekinden önemli ölçüde daha düşük (çoğu durumda 1990’dan beri %50’den az artış gösterdi) ve saatlik verimlilik de Amerikalı işçilerinkinden oldukça düşük.”
***
Verimlilik tartışmasında topa Avrupa lehine girenlerden biri de Paul Krugman oldu.
Paul Krugman, CUNY’de ekonomi profesörü. Ama daha önemlisi uluslararası ticaret modelleri ve ekonomik faaliyetin mekânsal dağılımı üzerine yaptığı analizler nedeniyle 2008 yılında Nobel Ödülü’nü aldı.
Tartışmaya katılması bu açıdan da önemli. Ayrıca tartışmaya yeni bir boyut katarak “verimlilik ölçümü”nün sorgulanması gerektiğini söyledi.
“Öncelikle, bu verimlilik ölçütlerine güvenmeli miyiz?
Makroekonomistler, genellikle ekonominin tek bir mal ürettiği teorik modellerle çalışırlar ve bu modeller daha sonra reel gayrisafi yurtiçi hasılanın resmi ölçütleri olarak kabul edilir.
Ancak aklı başında her ekonomist, ‘tek mal’ ekonomisi fikrinin dindarca bir yalan olduğunu bilir.
Ancak, elma ile portakalı nasıl toplayacağımız sorusu, teknoloji sektörünün büyümesine baktığımızda çok daha gerçekçi bir hal alıyor. Teknoloji, Avrupa ve Amerika performansını karşılaştırmada merkezi bir rol oynadığına göre, bu sektörde çıktı ve verimliliği nasıl ölçmeliyiz?
Günümüzün işlemcileri, 1990’ların sonlarındaki en gelişmiş işlemcilere göre saniyede binlerce kat daha fazla komut işleyebiliyor. Bu, BT sektörünün verimliliğinin de aynı oranda arttığı anlamına mı geliyor? Açıkça hayır: eski modelinize göre bin kat daha fazla veri işleyebilen bir bilgisayar elbette daha iyidir, ancak bin kat daha iyi değildir.”
Yazısında imalat sanayiinde “verimlilik” ölçümünün ne kadar isabetli olduğunun tartışılmasını da gündeme getirdi:
“Sorun sadece teknolojiyle sınırlı değil. Ekonomist Brad DeLong yakın zamanda, teknoloji sektörü dışındaki verimlilik artışını ciddi şekilde hafife aldığımızı savundu.
Üretilen malların tüketici fiyatlarını ölçen endeksler, üretimde kullanılan malların fiyatlarını ölçen endekslere göre daha hızlı bir şekilde yavaşlıyor; bu da imalat sektöründeki verimliliğin resmi rakamların gösterdiğinden daha hızlı arttığını gösteriyor.
DeLong’un argümanının Avrupa’ya uygulanmasının olası bir sonucu, kıtanın teknolojik geriliği göz önüne alındığında, Avrupa verimlilik artışını önemli ölçüde hafife alıyor olabileceğimizdir.
Avrupa’daki verimlilik geriliği hakkındaki baskın anlatının sorgulanmasının haklı olup olmadığını bilmiyorum. Anlaşılması gereken önemli nokta, bu anlatının dayandığı verilerin sandığımızdan çok daha kırılgan olduğudur.”
Ve çok sarsıcı bir de soru sordu:
“O halde bir başka soru ortaya çıkıyor: Amerikan teknoloji endüstrisindeki olağanüstü verimlilik artışı, Amerikalıların yaşam standardında diğer ülkelerin sakinlerine kıyasla çok daha büyük bir iyileşmeye gerçekten dönüşüyor mu?”
Bu soruyu Kaliforniya ile ABD’nin geri kalan kısmındaki farklara dikkat çekerek güçlendirdi.
***
Yeryüzünü kasıp kavursa da verimlilik bizler için ölü bir kavram…
Geçen hafta siyasal iktidarın bir temsilcisi, “Daha alt gelir düzeyinde olanlar, daha az eğitimliler, hatta şehirli olmayanlar, bizim seçmenimizdir” dedi… Özetle verimliliği en düşük kesimler.
Siyasi olarak baktığımızda bugün yaşananları destekleyenler “verimliliği düşük” olanlar.
Siyasi iktidar bu şartlarda verimliliği artırmak ister mi?
Hatta bu konunun konuşulmasını bile istemez.
O istemez de siz niye konuşmuyorsunuz?
Siz de mi istemiyorsunuz?

