Özgür Seçim, Güdümlü Zihin

“Parti, gözlerinle gördüğünü, kulaklarınla duyduğunu

inkâr etmeni emrediyordu. Bu onların son ve en esaslı emriydi.”

— George Orwell, 1984

 

Orwell bu satırları 1949’da yazdığında bir distopya tasvir ediyordu. Oysa bugün çevremize bakıldığında, gözleri ve kulakları reddeden insanları bulmak için totaliter bir rejime ihtiyaç olmadığı görülüyor. Parti’nin emrine gerek yok; beyin zaten kendi kendine yapıyor bunu.

Akıl, Sandığımız Kadar Tarafsız Değil

Bir insana “yanlış bir şeye inanıyorsun” dediğinizde ne olur? Çoğunlukla beklediğiniz olmaz. Delil sunarsınız, karşınızdaki dinler, başını sallar ve tam olarak aynı şeye inanmaya devam eder. Bazen daha da sıkı şekilde.

Güdümlü akıl yürütme (motivated reasoning) kavramı, tam da buna karşılık gelir: İnsanların önceden ulaşmak istedikleri sonuca göre zihinsel süreçlerini şekillendirdiği, yani aklın bir araştırma aracı değil bir savunma silahı olarak işlediği durum. Kavramı sistematik biçimde ortaya koyan psikolog Ziva Kunda, 1990’lardaki çalışmalarında şu kritik ayrımı yaptı: İnsanlar bazen doğru olmak ister, bazen ise haklı çıkmak. Bunlardan birincisi delillere açık bir zihin gerektirir; ikincisi ise delilleri işine geldiği gibi büken bir zihin. Yani akıl, bir hâkim değil; bir avukat olur. Savunma yapar.

Fark ince görünebilir ama sonuçları çok büyük.

İşin ilginç tarafı şu: Zekâ bu eğilime karşı koruma sağlamıyor, tam tersine, daha sofistike bir savunma mekanizması üretiyor. Dan Kahan ve ekibinin yürüttüğü çalışmalar, bilimsel okuryazarlık düzeyi yüksek insanların iklim değişikliği veya silah kontrol politikaları gibi konularda bilgilerini kendi siyasi kimliklerine uygun sonuçları desteklemek için daha ustaca kullandığını gösterdi. Daha fazla bilgi, daha iyi akıl yürütme anlamına gelmiyordu, tersine, daha sofistike savunmacılık anlamına geliyordu.

Nörobilim de aynı hikâyeyi anlatıyor. Drew Westen’in siyasal nörobilim deneylerinde, seçmenlere kendi adaylarının açık çelişkileri gösterildiğinde beynin mantık merkezleri değil duygusal merkezleri aktive oldu. Çelişki “çözüldüğünde” ise ödül merkezleri devreye giriyordu. Hakikat bulunduğu için değil, kimlik kurtarıldığı için.

İçimizden Gelen Savcı ve Avukat

Jonathan Haidt’in The Righteous Mind (2012) adlı kitabında anlattığı metafor bu noktada son derece aydınlatıcıdır: Ahlaki yargılar söz konusu olduğunda beyin, delil toplayan tarafsız bir araştırmacı gibi değil, müvekkili için en iyi savunmayı arayan bir avukat gibi çalışır. Önce sezgisel bir yargıya ulaşırız — bu hızlı, duygusal ve otomatiktir — sonra bu yargıyı destekleyecek gerekçeler ararız. Gerekçe bulmak da çoğunlukla zor değildir, zira zihin aradığını bulma konusunda son derece yaratıcıdır.

Haidt bunu “sosyal sezgicilik” teorisiyle açıklar. Buna göre ahlaki akıl yürütme, büyük ölçüde sonradan üretilen bir rasyonelleştirmedir; asıl kararı veren sezgi ve duygudur, akıl ise bu kararı meşrulaştırmak için devreye girer.

Peki bu sezgi ve duyguları ne şekillendirir?

Kimlik, Aitlik ve Gerçeğin Sınırları

İnsanın en temel ihtiyaçlarından biri bir gruba ait olmaktır. Evrimsel açıdan bu mantıklı: Sürüden kopan birey hayatta kalmayı güçleştiriyordu. Bu derin aitlik ihtiyacı, modern siyasette çok farklı kılıklara bürünür — etnik kimlik, dinî cemaat, siyasi parti, ideoloji.

Ve burada güdümlü akıl yürütmenin en tehlikeli boyutu devreye girer: İnsanlar çoğunlukla gerçeği değil, grubun beklentisini savunmak için akıl yürütür.

Dini kimlik buna iyi bir örnek. İnanan bir seçmen için kendi cemaatinin ya da dini değerleriyle örtüşen bir siyasi hareketin yolsuzluk yaptığına dair kanıtlar, sıradan bir bilgi sorunu değildir. O kanıtı kabul etmek, sadece bir lideri ya da partiyi değil, ona olan bağlılığı meşrulaştıran tüm dünya görüşünü sorgulamak anlamına gelir. Zihin bu tehdidi sezer ve devreye girer: Kanıtlar ‘uydurma’ olur, kaynaklar ‘güvenilmez’ çıkar, eleştirmenler ‘düşman’ haline gelir. Bu inanç zayıflığı değil; kimlik tehdidine karşı evrensel bir insani tepkidir.

Etnik kimlik de benzer süreçlere sahne olur. Kendi grubunun tarihsel suçlarını kabul etmek, kolektif özgüveni sarsar. Öteki gruba yönelik olumsuz istatistikleri reddetmek, gruba olan bağlılığı pekiştirir. Tarih ve sosyoloji araştırmaları, insanların grup kimliklerine tehdit oluşturan bilgileri daha yoğun eleştiriye tabi tuttuğunu, destekleyen bilgileri ise daha kolay kabul ettiğini tekrar tekrar ortaya koymuştur.

Bu mekanizmanın adı, Henri Tajfel’in sosyal kimlik teorisinde zaten vardı: İnsanlar iç grubunu (in-group) olumlu, dış grubu (out-group) olumsuz konumda göstermek için algı ve yargılarını sistematik biçimde çarpıtır. Biz her zaman haklıyızdır; onlar her zaman yanılıyor ya da art niyetlidir.

Post-Truth: Güdümlü Aklın Kültürel Zaferi

2016 yılında Oxford Sözlüğü yılın kelimesini post-truth ilan etti. Kavram basitçe şunu söylüyor: Artık olgular, siyasi tartışmalarda duygular ve kimlikler kadar belirleyici değil. Doğru olan değil, doğru hissettiren kazanıyor. Ama post-truth’u yalnızca ‘yalan söyleyen politikacılar’ meselesi olarak okumak yüzeysel kalır. Asıl mesele, kitlelerin bu yalanları neden bu kadar kolay benimsediğidir ve bu sorunun cevabı büyük ölçüde yukarıda anlattığımız mekanizmada yatıyor.

Post-truth ortamında nesnel gerçekler, siyasi argümanlarda duygusal çekiciliğe kıyasla daha az etkilidir. Ama bu gerçekten yeni bir şey midir? Belki yeni olan, güdümlü akıl yürütmenin artık kitlesel ölçekte ve dijital altyapıyla beslenip hızlandırılıyor olması.

Sosyal medya algoritmaları, insanları zaten inandıkları şeyleri onaylayan içeriklerle çevreler- buna filtre balonu denir. Eli Pariser’in 2011’deki The Filter Bubble kitabında öngördüğü bu durum, deneysel araştırmalarla defalarca doğrulandı. Filtre balonları güdümlü akıl yürütmeyi besler, çünkü çelişen bilgiye maruz kalmayı azaltır. Delil gelmezse, savunma mekanizmasına ihtiyaç da kalmaz; zihin hiç zorlanmadan, inançlarının evrenin merkezinde olduğu bir konfor alanında yaşar.

Bu bağlamda “yanlış bilgi” sorununa yaklaşım da karmaşıklaşır. Araştırmalar gösteriyor ki yanlış bir bilgiyi düzelten “doğrulama” çalışmaları, güdümlü bireyler üzerinde bazen geri tepme etkisi (backfire effect) yaratıyor – yani kişi, yanlışlandığında inancını daha da güçlendiriyor. Doğruyu söylemek, bazen karşınızdakini daha inatçı hale getirebilir.

Demokrasinin Sessiz Açmazı

Buraya kadar anlattıklarımız, demokrasiye dair köklü bir soruyu da beraberinde getiriyor.

Demokrasiyi seviyoruz. Ve onu sevmemiz için iyi sebeplerimiz var. Ama bu sevginin altında genellikle şöyle bir varsayım yatıyor: Yeterince çok insan, yeterince özgür bir ortamda karar verirse, ortaya çıkan sonuç toplum için doğru olana yaklaşır. Bu, oylama sistemlerinin arkasındaki ahlaki mantıktır: Condorcet’nin “jüri teoremi”nden Habermas’ın “ideal konuşma durumuna” uzanan bir gelenek, çoğunluğun yargısına belirli koşullarda güvenilmesi gerektiğini söyler.

Peki karar veren zihinler sistematik biçimde güdümlüyse, bu mantık hâlâ geçerli mi?

Oy veren seçmen, çoğu zaman kendi ekonomik çıkarı için değil, kimlik grubuyla uyumlu için oy verir. Siyasi bir meseleyi bağımsız kanıtlarla değil, partisinin ne düşündüğüne bakarak değerlendirir. Liderinin açık yanlışlarını savunurken son derece yaratıcı akıl yürütmeler geliştirir. Ekonomist Bryan Caplan buna “rasyonel irrasyonalite” diyor: Siyasi konularda yanlış inançlara sahip olmanın bireysel maliyeti neredeyse sıfır — oyum zaten sonucu belirlemeyecek — dolayısıyla yanlış inanmaya devam etmek, en azından kimlik açısından, rasyoneldir. Bu durumda seçimler ne ölçüde gerçeği yansıtır, ne ölçüde kimlik siyasetinin kolektif teyidini?

Bu soru, demokrasiyi reddetmek için değil, onu daha iyi anlamak için sormak gerekiyor. Otoriter rejimlerin daha sağlıklı karar verdiği iddiasının ciddiye alınacak bir tarafı yoktur— güdümlü akıl yürütme orada da vardır, üstelik iktidarın denetlenmemesiyle birleşince çok daha yıkıcı olur. Ama güdümlü kalabalıkların oylarının demokratik meşruiyetin garantisi olmadığını da görmek gerekiyor. Seçimler bir prosedür olarak değerlidir; ama bu prosedürün sağlıklı çıktılar üretmesi için, onu işleten zihinlerin görece bağımsız bilgi kaynaklarına erişimi, kimliklerini tehdit altında hissetmeden soru sorabilmesi ve gerçekten farklı bakış açılarıyla karşılaşması gerekir.

Kısacası demokrasi, yalnızca kurumsal değil epistemik bir proje olarak ele alınmak zorundadır.

Ne Yapabiliriz?

Güdümlü akıl yürütmeye karşı tam anlamıyla bağışık olmak mümkün değil zira bu bir kusur değil, insan zihninin yapısı. Ama farkındalık, belki en kötü sonuçları önleyebilir.

Araştırmacıların önerdiği bazı yaklaşımlar var: “Steel-manning” — yani karşı görüşü en güçlü haliyle anlamaya çalışmak — güdümlülüğü bir ölçüde kırabilir. Bir konuyu neden anladığımıza değil, nasıl anladığımıza odaklanmak — yani “izahçı bilgisizlik” (illusion of explanatory depth) farkındalığı geliştirmek — zihni daha alçakgönüllü kılabilir. Philip Tetlock’un Superforecasting (2015) kitabında analiz ettiği “süper tahminciler”, bir konuda haklı olmayı değil doğru olmayı önceleyen, inançlarını gözden geçirmekten zevk alan insanlardı. Bu nadir bir psikolojik profil ama eğitilebilir olduğu da gösterildi.

Toplumsal düzeyde ise mesele elbette kurumsal: Bağımsız yargı, siyasi baskıdan azade basın, kaliteli eğitim gibi kurumsal yapılar akıl yürütmenin en kötü siyasi sonuçlarını törpüleyen denge mekanizmaları. Bu mekanizmaları zayıflatan her adım, Orwell’in söylediğini yapıyor: Gözlerimizin ve kulaklarımızın yetersizliğini değil, bize öyle olduğunu söyleyen seslerin gücünü artırıyor.

 

Bu yazıda atıfta bulunulan başlıca eserler: Ziva Kunda, “The Case for Motivated Reasoning” (Psychological Bulletin, 1990); Jonathan Haidt, The Righteous Mind (2012); Dan Kahan ve ark., “The Polarizing Impact of Science Literacy” (Nature Climate Change, 2012); Drew Westen, The Political Brain (2007); Henri Tajfel & John Turner, sosyal kimlik teorisi (1979); Bryan Caplan, The Myth of the Rational Voter (2007); Eli Pariser, The Filter Bubble (2011); Philip Tetlock & Dan Gardner, Superforecasting (2015).

Uğur Özdemir
Uğur Özdemir
1979 yılında İstanbul’da doğan Uğur Özdemir, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde lisans eğitimini, Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini, Washington Üniversitesi, St. Louis Siyaset Bilimi Bölümü’nde doktorasını tamamladı. 2011-2013 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 2013-2014 yıllarında Rochester Üniversitesi’nde çalıştı. 2014’ten bu yana Edinburgh Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde kantitatif siyaset bilimci olarak çalışıyor. Bu süre içinde Kantitatif Sosyal Bilimler Merkezi’nin ve Seçimler, Kamuoyu ve Partiler Araştırma Grubu’nun direktörlüğünü üstlendi. Özdemir, siyasal davranış, siyaset psikolojisi, popülizm, otoriter propaganda ve siyasal rekabet modelleri üzerine çalışıyor. Araştırmalarında kantitatif veri analizi ve yapay zekâ metotlarını kullanıyor.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Ekopolitik Akademi Ders Serisi Devam Ediyor!

Toplumsal travmalar sadece bireyleri değil, kolektif belleği de şekillendirir. Peki, geçmişin acıları nasıl hatırlanır, nasıl aktarılır? Mağduriyet söylemleri...

Medya, Sosyal Medya ve Algı Yönetimi: Dijital Çağda Siyasal...

EKOPOLİTİK AKADEMİ DERS SERİSİ DEVAM EDİYOR! Dijital çağda bilgiye erişim kolaylaştı ama gerçek bilgiye ulaşmak zorlaştı. Peki, medya ve...

Travma Hafızasının Uzun Gölgesi: Dinamik Otoriterlik Modeli

Toplumlar neden geçmiş travmalara tutunur? Travma hafızası, otoriterliğe yönelimi nasıl şekillendirir? Peki ya bireylerin güvenlik ihtiyacı, siyasi tercihlerini...

Ekopolitik Akademi Ders Serisi Devam Ediyor!

Güçlü liderler nasıl ortaya çıkar? Karizma, otorite ve liderlik özellikleri toplumları nasıl etkiler? Siyasal liderlerin psikolojik profilleri, kitlelerin...

Aday Belirleme Siyaseti Akademik Semineri

Siyasette kimin aday olacağına kim, nasıl karar veriyor? Adaylar nasıl belirleniyor, bu süreçte hangi dinamikler etkili oluyor? Doç. Dr....

EKOPOLİTİK AKADEMİ DERS SERİSİ DEVAM EDİYOR!

  Siyasal kararlarımızı sadece mantık mı yönlendiriyor? Peki ya duygular? Korku, öfke ve umut gibi duygular, bireylerin ve toplumların...

Kutuplaşma, Aşırılık ve Radikalleşme Psikolojisi Dersi

EKOPOLİTİK AKADEMİ DERS SERİSİ DEVAM EDİYOR Kutuplaşma, aşırılık ve radikalleşme... Günümüz toplumlarının karşı karşıya olduğu en yakıcı sorunlardan bazıları....

Politik Psikoloji Akademisi

Doç. Dr. Uğur Özdemir'in Politik Psikoloji Akademisi dersleri 26 Şubat 2025'te başladı. İnsanlar neden belirli siyasal ideolojilere yönelir? Duygusal...

Barış ve Adalet Arasında: Çatışma Sonrası Toplumlar için Geçiş...

1. Giriş: Geçiş Dönemi Adaleti Kavramı ve Silahlı Çatışmaların Çözümünde Rolü Geçiş dönemi adaleti (transitional justice), tarihsel olarak, otoriter...