Müzakereci Anayasa, Bilinmezlik Perdesi ve Kurban Bayramı Üzerine Notlar

Giriş

İlk bakışta birbirleriyle herhangi bir ilgisi yokmuş gibi görünen bu üç kavramın nasıl ve neden bir araya geldiğini açıklamadan önce, bu metnin ortaya çıkış hikâyesine kısaca değinmek istiyorum. Kıymetli hocam Uğur Özdemir ile “literatürde kavramsal deneme çabalarına” ilişkin yaptığımız bir sohbet sırasında ilginç bir uygulamadan haberdar oldum. Radyo, televizyon, sinema ve edebiyat bölümlerinde eğitim gören öğrencilerden, yaratıcılıklarını ve özgün senaryo üretme yetilerini geliştirebilmeleri amacıyla, günlük hayatta bir araya gelmesi zor olan soyut ve somut birkaç kavramı içeren kısa bir hikâye ya da senaryo yazmaları istenirmiş.

Konuyu daha anlaşılır kılmak için basit bir örnek verelim: Öğrencilere Picassotuvalet fırçası ve gamsız gibi ilk bakışta ilgisiz görünen kavramlar verilerek, hayal güçlerini zorlamaları ve bu kavramlar arasında anlamlı bir bağ kurarak özgün senaryolar ortaya koymaları beklenirmiş. Bu tür çalışmalar sonucunda, estetik açıdan başarılı eserler ortaya çıkabildiği gibi, bazen de verilen kavramların zoraki bir şekilde bir araya getirildiği izlenimi veren senaryolar üretildiği de görülmekteymiş.

Böyle bir girizgâhın ardından okurda, metnin başlığındaki kavramların rastgele seçildiği ve bunlar arasında anlamlı bir bütün oluşturmaya çalışılacağı yönünde bir izlenim oluşabilir. Ancak amacım böyle bir çalışma yapmak değil. Aksine, bu kavramların doğrudan birbiriyle ilişkili olduğunu göstermeyi hedefliyorum. Buradaki maksadım, 20. yüzyıla damgasını vuran ünlü siyaset bilimci ve filozof John Rawls’un ortaya attığı bilinmezlik perdesi (cehalet peçesi olarak da bilinir) kavramını, günlük hayatta sıkça karşılaştığımız somut bir örnek—Kurban Bayramı’nda pay dağıtım usulü—üzerinden açıklamak. Böylece, müzakereci anayasa yapım süreci için mütevazı bir yol haritası sunmayı amaçlıyorum.

O halde, önce aşina olduğumuz kavram ve uygulamalarla başlayalım.

Kurban Bayramında Hisse Dağıtım Usulü

Kurban ibadetini yerine getirenlerin geliştirmiş oldukları pay dağıtım usulünün, aslında tam olarak Rawls’un “bilinmezlik perdesi” ismini verdiği prensibin günlük hayatta kusursuz bir örneği olduğunu fark etmiş miydiniz? Kurban hisselerinin hakkaniyetli paylaşımı da kurban ibadetinin bir parçasıdır. Bilindiği üzere, kesim işlemi sonrası, hissedarların sayısı adedince büyük ve sağlam torbalar hazırlanır (yedi adet kurban hissesi olduğu varsayımıyla hareket edelim). Kesilen hayvanın rağbet gören bölümleri (bunlara bonfile ve pirzola diyelim) ve çok da rağbet görmeyen bölümleri (bunlara da kemikli et diyelim) mümkün mertebe hissedar sayısı adedince adil bir şekilde bölünmeye ve pay edilmeye çalışılır. Bu parçalar, torbalara konulmadan önce kantarda tartılır. Kurbanın tüm uzuvları bu şekilde pay edildikten ve tüm torbalar bir kez daha tartıldıktan sonra, ortalamanın altında ağırlığa sahip olan torbalara, ortalamanın üzerinde ağırlığa sahip olan torbalardan aktarma işlemi yapılır.

Ortaya konulan bu çabanın amacının, hakkaniyetli bir hisse paylaşımı yapmak olduğu konusunda şüphe yoktur. Ancak, can alıcı noktaya henüz gelmedik. Tüm payları adil bir şekilde dağıtmak için gayret sarf eden hissedarlar, birden yediye kadar rakamların yazılı olduğu notların her birini, torbaların üzerine rastgele iliştirir. Ardından, yine birden yediye kadar rakamların üzerinde yazılı olduğu notlar bir kez daha hazırlanıp itinayla katlandıktan sonra bir torba içerisinde karıştırılarak kura çekimi yapılır. Örneğin, kura neticesinde beş numaralı notu seçen hissedar, beş numaralı torbanın sahibi olur. 

Bu aşamada şöyle bir soru akla gelebilir: Hissedarlar, adil olmak amacıyla zaten tüm önlemleri almış, kurbanın çok talep gören ve görmeyen parçalarını olabildiğince eşit şekilde torbalara pay etmiş ve birçok kez torbaları kantarda tartmış olmalarına rağmen neden kura çekme zahmetine girmektedirler? Bu sorunun cevabı, takip eden şu soruda gizli: Eğer hissedarlar, hangi torbanın kime verileceği konusunda bir “bilinmezlik/belirsizlik” yaşamamış olsalardı, başka bir ifadeyle kura çekileceğini bilmeselerdi yahut kuraya gerek olmadığı konusunda baştan anlaşmış olsalardı, yine hisse paylaşımı konusunda kılı kırk yararcasına adil davranabilecekler miydi? Daha açık soralım: Hangi torbanın hangi hissedara ait olacağı baştan belli olsaydı, dağıtım işlemi aynı hassasiyetle gerçekleşebilir miydi?

Zannediyorum, Rawls’un “bilinmezlik perdesi” ile ne anlatmaya çalıştığı ve neyi amaçladığı hususunda zihinlerimizde şimdiden bir fikir oluşmaya başladı bile.   

Bir Adalet Kuramı: Bilinmezlik Perdesi Prensibi (Veil of Ignorence)

Rawls, 20. yüzyılın en önemli eserleri arasında yer alan Bir Adalet Kuramı (A Theory of Justice, 1971) isimli kitabında, hem özgürlük, eşitlik ve adalet kavramlarına hem de adaleti tesis etme yöntemlerine yeni bir soluk getirir. Ekonominin, ‘sınırlı kaynakların sınırsız ihtiyaçları karşılama’ prensibini baz alan Rawls, toplumda yaşayan tüm bireylerin temel ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde kaynak olduğunu kabul etmekle birlikte, adil bir toplumda bireylerin her şeye sınırsız şekilde erişemeyeceği tezini savunur.  

Genel hatlarıyla, insanın özünde bencil olduğu varsayımını kabul eden Rawls, bireylerin sahip oldukları birtakım (bilhassa kendi tercihleri olmayan ırk ve cinsiyet gibi) özelliklerin, onların yaşam kalitelerini belirlemede rol oynamaması gerektiği fikrini savunur. Rawls’un adalet anlayışına göre, bireyin iyi bir eğitime sahip olduğu için müreffeh bir hayat yaşaması kabul edilebilirdir; ancak sırf beyaz tenli olduğu için diğer bireylere nazaran daha iyi yaşam koşullarına sahip olması adil bir sistemde kabul edilemez. Eğer iyi bir eğitim almasında beyaz tenli olması ona avantaj sağlamışsa, bireyin iyi bir eğitim almış olması da müreffeh yaşam koşullarına sahip olmasını kabul edilebilir kılamaz.

Bununla beraber, sistemleri yaratanların kendi çıkarlarını önceleme eğiliminde oldukları gerçeğini de unutmamak gerekir. İnsan, yaptığı yasalar ile hem kendi çıkarını hem de kendisine benzeyen kişi ve grupların çıkarlarını öncelemeye meyilli bir varlıktır. Hatta denilebilir ki bazı durumlarda, sırf kendi çıkarlarını garanti altına alabilmek için kendisine benzemeyen grupların dahi aynı haklardan yararlanmalarına göz yumabilir. Hemen her konuda fikir ayrılığı yaşayan, meclis çatısı altında neredeyse hiçbir konuda görüş birliğine varamayan milletin temsilcilerinin, kendi özlük hakları söz konusu olduğunda, teklif edilen yasayı çoğu zaman oy birliği ile koşulsuz desteklemelerini bu bağlamda ele almak gerekir.

Önce insanı tanımaya çalışan, onun doğasını ve sahip olduğu tüm özellikleri ortaya koyan Rawls’un eserini ölümsüz kılan şey, insanın bu çıkarcı eğilimlerine rağmen, yani insana rağmen, evrensel bir adalet anlayışının mümkün olduğu iddiasını ortaya atmasıdır. Maksat; etik ve ahlaki değerlerin adalet prensipleriyle harmanlanabildiği adil bir düzen tesis etmektir. Türkiye’de rahmetli Necmettin Erbakan ile özdeşleşen ‘adil düzen’ idealine ulaşabilmenin yollarından biri de bilinmezlik perdesinden geçer. Bugüne kadar hep bilginin güç olduğundan bahsedildi. Rawls ise bize, adil bir düzen inşasında bilgisizliğin de çok büyük ve değerli bir güç olabileceğini telkin etmektedir.

Servet, özgürlük ve temel hak ve hürriyetler gibi adil bir şekilde pay edilmediği durumda, toplumun en az bir kesimini huzursuz edecek her türlü değer, sermaye ve hakkın nasıl dağıtılacağı konusunda karar verecek olan bireylerin (Rawls, bu bireyleri müzakereciler olarak adlandırmaktadır), müzakere sürecini başlatmadan önce, sahip oldukları kimliklerden ve onları diğerlerinden ayıran özelliklerden sıyrılmaları gerekir/beklenir. Dağıtılacak olan şeylerin hakkaniyetli bir biçimde taksim edilebilmesi için işte tam olarak bu cehalet perdesine ihtiyaç vardır.

Rawls, eserinde başlangıç pozisyonunda (perdenin sol tarafında) olan bireylerin her birini, kimliklerinden ve ayrık tüm özelliklerinden sıyırarak aynı görsel ile resmetmektedir. Bu görselde, zayıf-kilolu, uzun-ince, siyah-beyaz, engelli-engelsiz, Alevi-Sünni, İslamcı-Kemalist ayrımının izlerine rastlamıyoruz. Perdenin öte tarafında bulunan bireyler ise bu saydığımız farklılıkları yansıtır şekilde, yani gerçekte oldukları şekliyle, resmedilmektedirler. Dolayısıyla, perdenin bir tarafında “orijinal pozisyonda” bulunan müzakereciler, diğer tarafında ise üzerlerine geçirdikleri cehalet peçesi sayesinde, orijinal pozisyonda iken sahip oldukları tüm özellikleri yitirmiş şekilde bulunmaktadırlar. Müzakereciler, müzakere masasına otururken tabii ki sahip oldukları farklılıkların farkındadırlar. Onlardan bu farklılıkları unutmaları beklenmez. Zaten bu beklenti gerçekçi de olmazdı. Sadece bu farklılıkları görmezden gelmeleri, dikkate almamaları, başka bir ifadeyle bu farklılıkların alacakları kararları etkilemesinin önüne geçmeleri amaçlanır. Nasıl ki yargıçtan, dünya görüşünü yansıtan ideoloji cübbesini duruşma salonunun dışında bırakması beklenir ve yine nasıl ki hakimin bu cübbeyi çıkarması, onun sahip olduğu düşüncelerini ve dünya görüşünü unutması anlamına gelmez, müzakerecilerden de benzer bir hassasiyet beklenir.  

Bilinmezlik perdesinin arkasına geçip cehalet peçesini takan müzakereci; ırkını, milliyetini, dinini, mezhebini, sosyal statüsünü, kısacası onu o yapan özellikleri bilmediği için (yahut bilmediği varsayımıyla hareket ettiği için) karar alma sürecinde kendi çıkarlarını gözetmek yerine toplumdaki tüm bireylerin ve çıkar gruplarının yararını düşünerek aksiyon alacaktır. Bu durumda, kendisini ve dolayısıyla sahip olduğu (olmadığı) özellikleri gözardı eden müzakereciden, kendi çıkarlarını korumasını beklemek de abesle iştigal olacaktır. 

Teoride kulağa oldukça hoş gelen bilinmezlik perdesini fiiliyata dökmek ne ölçüde mümkündür sorusu tabii ki haklı olarak sorulabilir. Gerçekten de, bir yandan insanların kendi çıkarlarını koruma güdüsüyle hareket ettiklerini iddia ederken, diğer yandan yine aynı insanlardan kendi çıkarlarını göz ardı ederek tüm toplumun faydasına hizmet etmelerini beklemek ne kadar gerçekçi bir yaklaşımdır? Rawls’un eserini ölümsüz yapan özellik, belki de tam da bu soruya verdiği yanıtta ortaya çıkmaktadır. Rawls, çıkarcı insanı yine bu özelliğinden vurmaktadır. Empati değil tehdit ile çıkarcı insanı hizaya getirmeyi amaçlamaktadır. 

Literatürde bazı yazarlar, bilinmezlik perdesini yoğun empati kurma yöntemi olarak tanımlamaktadırlar. Hayatın içinde hangi rolün kendilerine verileceğini bilmeyen, çekilecek kurada kapıcı ya da büyük bir holdingin veliahtı olma ihtimallerinden hangisinin çıkacağını bilmeyen müzakerecilerin, yoğun bir empati ile her iki ihtimali de gözeterek karar almak zorunda olduklarına ilişkin görüşler de mevcuttur. Ancak Rawls’un eseri dikkatle incelendiğinde, satır aralarında empatiden ziyade tehdidin izleri daha çok görülür. Ayrıca, insanı, çıkarlarını önceleyen bir bencil olarak tanımlayan birinin empatiye bel bağlaması – bencil insanın insafına kalması – da çelişkili olurdu.     

Örneğin, kadınların ve siyahi bireylerin kamu kurumlarında istihdam edilemeyeceği yönündeki bir teklifin ileri sürülemeyeceğini iddia eden Rawls, bu teklifin ileri sürülememesini empatiye değil tehdidin gücüne bağlamaktadır. İnsan, bencil dahi olsa (belki de bencil olduğu için demek daha doğru), doğası gereği, gelecekte toplumdaki en dezavantajlı grubun üyesi olma ihtimali/riski söz konusu olduğundan, bu grubun haklarını iyileştirme yönünde bir refleks ortaya koyar. Bu refleks, yeniden hatırlatmakta fayda var, empati değil tehdidin gücünden kaynaklanmaktadır. Nasıl ki kurban hisselerinin adaletsiz dağıtılması, en dezavantajlı torbanın, hissedarlardan birine denk gelme riskini de beraberinde getirecektir, kamu kaynaklarının hakkaniyete aykırı biçimde pay edilmesi de müzakerecilerden biri ya da birkaçının bu dezavantajlı grubun üyesi olma ihtimalini doğuracaktır.  

Müzakereci Anayasa

Risk ve tehdit perspektifi ile meseleye yaklaşıldığında; yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin tek kişide toplandığı bir sistem inşa etmek pek akıl kârı değildir. Anayasa ve yasa koyucular, kuvvetler birliğini andıran bir sistem inşa ederek, seçimleri kaybetmeleri durumunda çok ciddi bir risk aldıklarının da farkında olmalıdırlar. Dün, hiç kimsenin doğru düzgün eleştirmeye bile cesaret edemediği yargı, cehalet peçesine bürünerek ve tüm kimliklerinden sıyrılarak sadece hukukun gereğini yerine getirebilme iradesi ve cesareti ortaya koyabilseydi, üzerlerindeki dokunulmazlık zırhını kaybetmeyecek ve alınlarına hain damgası vurulmayacaktı. Ve yine dün, cumhurbaşkanı, seçimlerde sadece bir oy alabilmiş olan rektör adayını atayarak teamülleri bozmayı göze aldığında, ileride başka ideolojilerin temsilcisi olan bir cumhurbaşkanının da aynı yolu takip edebileceğinin öngörülmesi gerekirdi. Onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in rektör atamaları uygulamalarını zamanında destekleyerek bu riski alanlar, bugün Erdoğan’ın benzer uygulamalarını eleştirmektedirler. 

Dün ile bugün arasında kurduğumuz bu ilişkiyi, bugün ile yarın arasında kurmamızın önünde tabii ki bir engel yoktur. Bugün, hem cumhurbaşkanlığını hem de meclis çoğunluğunu elinde bulunduran iktidarın, yarın muhalefet durumuna geçmesi durumunda, cumhurbaşkanının meclisi baypas etmesini kolaylaştıran başkanlık kararnamelerinden şikâyet edecek olması, bu riskin ve tehdidin, bu sistemi inşa edenler tarafından görmezden gelindiğini göstermesi açısından değerlidir.     

Liderlerinin yeniden cumhurbaşkanlığına aday olabilmesi için anayasa değişikliğini göze alan karar alıcılar (müzakereciler), yarın dezavantajlı torbanın kendilerine denk gelebilme ihtimalini göz önünde bulundurmalıdırlar. Cumhurbaşkanının aday olabilmesini sınırlayan anayasa normlarını, anayasa değişikliği ile ortadan kaldırmayı amaçlayanlar, yarın şu ya da bu sebeple iktidarı kaybettiklerinde, kendi inşa ettikleri sistemin mağduru olma riskiyle karşı karşıya kalacaklardır. Türk siyasi tarihi ne yazık ki bunun örnekleriyle doludur. 1946 yılında yapılan seçimler öncesinde Demokrat Parti’nin iktidara gelişini önlemek için Cumhuriyet Halk Partisi’nin uygulamış olduğu ve temsilde adalet ilkesine darbe vuran oldukça tartışmalı Liste Usulü Çoğunluk Sistemi, yalnızca dört yıl sonra CHP’nin başına bela olacaktır. 1950 seçimlerinde oyların yüzde 55’ini alan Demokrat Parti, kazandığı 416 milletvekilliğiyle TBMM’deki koltukların yüzde 85’ini elde ederken, buna karşın CHP, yüzde 40 oy oranıyla kazandığı 69 milletvekilliğiyle TBMM’nin ancak yüzde 14’ünü elde edebilmiştir. Başka bir ifadeyle CHP, sistem inşa ederken bu sistemin kimin işine yarayacağı ile ilgilenmek yerine cehalet peçesini üzerine geçirebilseydi, böyle bir adaletsiz temsil oranıyla karşılaşmayacaktı. Dolayısıyla, Rawls, bilinmezlik perdesinin, zannedilenin aksine sadece hâlihazırda dezavantajlı olan kesimlere (özellikle azınlıklara) değil, muktedirlere de hizmet ettiğini ifade etmektedir. İktidarın, iktidarını sürdürebilmesi, iktidarı kaybettikten sonra yarışın içinde kalarak yeniden iktidar olabilmesi, müzakerecilerin kimliklerinden arınmasıyla ve cehalet peçesine bürünmeleriyle mümkündür.

Peki bilinmezlik perdesinin anayasa yapım sürecine nasıl bir katkısı olabilir? Müzakereci demokrasi anlayışı, özellikle Alman filozof Jürgen Habermas’ın çalışmalarıyla anayasa teorisinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Kısaca özetlemek gerekirse, müzakereci demokrasi, karar alma süreçlerine herkesin katılabileceği, fikirlerin serbestçe tartışılabileceği ve en güçlü argümanın galip geleceği bir demokrasi modelini öngörmektedir. Bu bakış açısına göre, alınan kararlardan etkilenecek herkesin sürece dahil olması ve kendi görüşlerini ifade edebilmesi elzemdir. Dahası, tartışmalarda yalnızca sesini duyurmak değil, karşı tarafı dinlemek ve mantıklı argümanlara açık olmak da büyük önem taşımaktadır.

Müzakereci demokrasi konusu özelinde literatürde takip edilmesi güç sayıda ve nitelikte bir külliyat oluşmuştur. Ancak, görüş farklılıklarına rağmen bu teoriyi savunan ve eleştirenlerin hepsinin hemfikir olduğu husus şudur: müzakere şeffaf yürütüldüğü ölçüde ve katılımcıların sadece konuşmak yerine, muhataplarını dinledikleri durumda ve daha da önemlisi müzakere neticesinde, başlangıçtaki düşünce ve pozisyonlarını değiştirme konusunda açık fikirli olabildikleri ölçüde, müzakereye katılanların tamamının rıza gösterebileceği bir karar üzerinde uzlaşı sağlanabilir (Tierney, 2012: 4). Dolayısıyla denilebilir ki, bu yaklaşımın en büyük vaatlerinden biri de meşruiyet meselesidir. Bireylerin, bir kararın alınma sürecine aktif olarak katıldığı ve sürecin şeffaf bir şekilde yürütüldüğü senaryoda, çıkan sonuca olan güven de artar. Sonuçta, kendi fikirlerini dile getirme fırsatı bulan bir bireyin, aksi yönde bir karar çıkması durumunda bile süreci daha adil bulması ve ortaya çıkan neticeye saygı duyması söz konusudur. Bu da, alınan karara meşruluk sağlayacaktır (Gutmann ve Thompson, 2004: 7).

Anayasa, devletin temel kuruluş ve teşkilatlanmasını düzenleyen bağlayıcı hukuk normları olarak bilinse de, bunlardan ibaret değildir. Ancak gerek batı gerekse doğu dillerine baktığımızda, anayasanın hep aynı kelimenin kökünden türetildiği görülür. İngilizce ve Fransızca’da constitution, İtalyanca’da costituzione, İspanyolca’da constitución, Azerice’de konstitusiya ve Endonezya dilinde ise konstitusi olarak kullanılır (Turinay, 2012: 480). Tüm dillerde constitute kelimesinden türetilen bu temel normun adı Türkçe’de neden anayasadır? Geleneksel Türk aile yapısında anne, şefkati temsil eder. Koruyucu ve kollayıcı bir rol üstlenir. Baba ise otoriter bir figürdür. Devlet, bu analojide baba rolünü oynarken ana, evlatlarını (vatandaşları) otoriter figüre karşı korumak ve kollamakla görevlidir. Belki de bu yüzden diğer dillerin aksine bizde normlar hiyerarşisinin en tepesindeki bu kuruma anayasa adı verilmiştir.

Bu aşamada şu şerhi de düşmek gerekir: Mevcut anayasamızın yürürlüğe girdiği tarih itibariyle evlatlarına karşı müşfik olduğunu iddia etmek zordur. İddia edildiği gibi, haklardan ziyade hakların sınırlandırılmasına daha fazla önem verdiğinden “amayasa” olarak adlandırıldığı da vakidir. Müşfiklikten yoksun olan bu anayasanın, evlatlarından ziyade babanın (devletin) yanında yer aldığı ve evlatlarının haklarını ve menfaatlerini korumakta zorlandığı ve/veya isteksiz davrandığı zamanlar da olmuştur. Ancak nasıl ki insanlar değişebiliyorsa, anayasalar da zamanla değişir ve günün koşullarına uygun şekilde evrilir. Mevcut anayasa da, geçirdiği kapsamlı değişiklikler sayesinde (eksikliklerine rağmen) kısmen müşfik bir görünüme kavuşmuş ya da müşfik olma yönünde önemli mesafe kaydetmiştir.

Hukuk fakültelerinde, henüz lise eğitimini tamamlamış genç beyinlere oldukça karmaşık ve ilk etapta anlaşılması zor soyut kavramlar, zaten bilindikleri (ya da bilinecekleri) varsayılarak ya hiç açıklanmaz ya da yine anlaşılması güç, soyut başka kavramlarla açıklanmaya çalışılır. Evet, anayasa; Kelsen’in normlar hiyerarşisinde en tepede bulunur ve tüm hukuk normları bu yasaya uymak zorundadır. Evet, anayasanın da uymakla yükümlü olduğu, kıymeti kendinden menkul bir temel norm vardır. Evet, anayasa; devletin kuruluşunu, işleyişini ve kurumlar arası ilişkileri düzenleyen en temel normdur. Peki ama anayasa nedir, ne işe yarar ve anayasa yapma usulü neden önemlidir?

Anayasa, hayatın her alanında varlığını hissettirerek, “ben buradayım” der. Anayasa, vatandaşın yaşama hakkını, maddi ve manevi olarak kendisini geliştirme hakkını korur. İdare, hakkınızı gasp etmeye çalıştığında, patronunuzun ayrımcılık ve mobbing uygulamalarına maruz kaldığınızda, işvereniniz sizi haksız yere ve haklarınızı teslim etmeden işten çıkardığında, anayasa hukuku sınavında hak etmediğiniz bir not aldığınızı düşündüğünüzde ve notunuza itiraz etmek istediğinizde, anayasa imdadınıza yetişir. Anayasa, din ve vicdan hürriyetini garanti altına alarak, kurban bayramı vecibelerini yerine getirebilmeniz için uygun koşulların oluşturulmasını da teminat altına alır. Ancak kimse sınırsız hak ve yetkilere sahip değildir. Toplumun refahı, kamu düzeni ve toplumun genel sağlığı için hak ve yetkilerinizin nasıl ve hangi koşullarda sınırlandırılacağına da yine anayasa karar verir. Yargıyı, idarenin başına bekçi olarak diken anayasa, bekçilerin de hata yapabileceğini öngörerek yüksek yargı mekanizmaları ile bekçilere de bekçilik yapacak kurumları ihdas eder. Anayasa, sizin haklarınızı sınırlandıranların yetkilerini sınırlandırır. Yani sınırın sınırını çizen de yine anayasadır. Özetle, anayasa candır (Boztosun, 2023).

Sonuç

Bazen annenin gücü, evladını had bilmeyen fütursuz babaya karşı korumaya yetmeyebilir. Bu ayrı bir metnin konusu. Ancak sahip olduğu gücü kullanabilmesinden bağımsız olarak belirtmek gerekir ki, normlar hiyerarşisinin en tepesinde yer alan ve hayatımızın her alanını çoğu zaman doğrudan bazen ise dolaylı biçimde tanzim eden bir metnin ortaya konulması usulü de fevkalade önemlidir. Müzakereci demokrasi şartlarını sağlayan anayasa yapım sürecinde toplumun her kesiminin bu sürece dâhil olduğu, sonucu etkileyecek çoğunluğa sahip olmayan grupların bile müzakere masasında temsil edildiği şeffaf bir süreç neticesinde ortaya çıkan metnin meşruluğuna gölge düşme ihtimali, tepeden inmeci bir metnin meşruluğunun sorgulanma ihtimalinden çok daha azdır.

İbadetleri gereği, kurban hissesinin en az üçte ikisini ihtiyaç sahiplerine dağıtmakla mükellef olan vatandaşın, başka bir ifadeyle hisselerin dağıtılması sırasında hata yapılması durumunda bile bu hatadan çok daha az etkilenecek olan sıradan vatandaşların bile, dezavantajlı torbanın sahibi olma riski ve tehdidi karşısında sarf ettiği çaba ortadayken, devletin temel işleyişini, kurumlarını, kurumları ile vatandaşları arasındaki ilişkileri, toplumdaki tüm bireylerin hak ve yükümlülüklerini düzenleyen ve garanti altına alan, kısacası sosyal hayatı doğrudan tanzim eden hukuk metinleri ortaya konulurken de en az kurban hissesi dağıtılırken gösterilen özen ve hassasiyetin ortaya konması gerekmez mi? 

Daha açık bir ifadeyle, sıradan bir vatandaşın kurban hisselerinin hakkaniyetli bir şekilde dağıtılması amacıyla,  belki de hiç farkında olmadan, cehalet peçesine bürünebildiği gerçeği ortadayken, sıradan vatandaşların temsilcilerinden, anayasa yapım sürecinde aynı hassasiyeti beklemeye sizce de hakkımız yok mu?   

Kaynakça

Amy Gutmann and Dennis Thompson, Why Deliberative Democracy? (Princeton University Press 2004) 

Ayşe Odman Boztosun, Anayasa Candır (On İki Levha Yayıncılık, 6. Baskı 2023)

Faruk Turinay, ‘Dil Hukuk ve Anayasa: Bir Kelimenin Tarihi’, (2012), 1(1) Batman Universitesi Beseri Bilimler Dergisi; 477-495.

Stephen Tierney, Constitutional Referendums: The Theory and Practice of Republican Deliberation (Oxford University Press, 2012)

Muhammet Dervis Mete
Muhammet Dervis Mete
1989 yılında Erzurum'da doğan Av. Muhammet Derviş Mete, 2008 yılında başladığı ODTÜ Ekonomi Bölümü’ndeki eğitimini bırakarak, 2014 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Üniversite giriş sınavında Türkiye genelinde ilk 10’a girerek "Başbakanlık İlk 100 Derece Bursu" ve "İş Bankası Yılın Altın Öğrenci Ödülü" gibi prestijli burs ve ödüllerin sahibi olmuştur. 2018 yılında Durham Üniversitesi’nde (İngiltere) yüksek lisans derecesini tamamlayan Mete, 2020 yılında Avrupa Komisyonu’nun sağladığı Jean Monnet Bursu ile Leiden Üniversitesi’nde (Hollanda) ikinci yüksek lisans eğitimini bitirmiştir. Halen Edinburgh Üniversitesi’nde (İskoçya) anayasa hukuku alanında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. 2016 yılı itibariyle Balıkesir Barosu’na kayıtlı olan Mete, İngilizce ve temel düzeyde Arapça bilmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Batı’nın Şımarık Çocuğu İsrail ve Küresel Ölçekte Demokrasinin Erozyon...

Giriş: Eski bir Sovyet fıkrasına göre, Amerikan Anayasası ile Sovyet Anayasası arasındaki fark sorulduğunda şu yanıt verilir: Sovyet...

California Üç İhlal Yasası (Three Strikes Law) ve Türk...

Gazetelerin üçüncü sayfaları, suç kayıtları kabarık olan kişilerin işledikleri yeni suçların haberleriyle dolu. Bir kaç örnekle başlayalım. “Ümraniye'de...