Mahkemeler ve Türkiye’nin Yapısal Tekerrürü

Türkiye tarihi çeşitli şekillerde kendi tekrar eden bir döngüde devam eder. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e kadar ve günümüz Türkiye’sinde de bu döngüselliğin örneği de hikayesi de boldur. Çok değil şöyle bir yüz yıllık geri gidişlerle derin bir kazı yaparsanız bazı tutumların ve süreçlerin benzerliği karşısında şaşırırsınız. Bu tekrarların bize has olduğunu iddia etmiyorum ama ilerleme mitine çokça tutunmuş bir devletin sürekli olarak benzer bir noktaya gelişini de ironik buluyorum açıkçası. O yüzden tekerrür meselesinin yapısal bir zorunluluk mu yoksa insiyatife dayalı bir tercih mi olduğu konusundaki tartışmalar Türkiye için hâlâ çok canlı ve günceldir. Çoğumuz için kendi tanıklığının dışında bu savı güçlendirecek geniş bir de yelpaze mevcut aslında, bunu da eklemekte fayda var. Dijital çağın en güzel tarafı da sizi istemediğiniz kadar veriye boğması ve sadece kendinize ait tek yönlü bir bakışı yıkacak her şeyi sunmasıdır.

Bu girişin amacı aslında iki vaka örneği üzerinden bir değerlendirmeye gidip küçük bir soru işaretini, kaderin garip bir cilvesini sessizce bir köşeye bırakmak. Bir süredir tarih çalışan, az çok süreç ve karar mekânizmaları üzerine düşünmüş ve genel itibariyle bir devletin sorun çözme pratikleri ile ilgilenmiş biri olarak bazı şeyler karşısında insanı hayretten ziyade kedere düşüren şeylerle karşılaştığımı itiraf etmeliyim. Elbette Türkiye’deki tarih disiplinin fetih ve yenilgi arasında sürekli olarak beslemek zorunda kaldığı ideolojik bir eşik var, kimi zaman sırt sıvazlar kimi zaman da yüzünüze bir tokat atar çünkü nedense buna dair ihtiyaç hiç bitmez. Şanlı tarihin utanç sayfaları arasında döneme uygun birer hikâye bulup onu köpürtmeniz gayet mümkündür ama bugün benim üstünde duracağım konu, kişisel tarihimde kendimi biraz yakın hissettiğim iki ismin, güncel bir mesele olan ilişkisine denk düşen tesadüfü.

Midhat Paşa (1822-1884) ile Adnan Menderes’in (1899-1961) yargılanma ve mahkeme süreçleri ile ilgili ayrıntılara rastlamam bir süredir dinlediğim podcast serisindeki Politics on Trial’deki ((David Runciman,PPF)) çeşitli davalar vesilesiyle başladı. Türkiye’deki politik dava yelpazesinin çeşitliliği ve her döneme ait siyasi bir temizlik mahkemesinin olması şaşırtıcı olmasa da benim açımdan Midhat Paşa’nın yargılandığı Yıldız Mahkemesi (1881) ve Yassıada Yargılamalarının (1960) süreç ve sonuç konusundaki benzerliği ve daha sonra gerçekleşen iade-i itibarları çok trajik bir tesadüfe denk düşer. Midhat Paşayla yolum Bağdat çalışmaya başladığım zaman kesişti ve Zevra Gazetesi’ni bir vesile ile tararken kendisinin önce Tuna, sonrasında Bağdat ve Suriye taşrasında başardıkları, vilayetlerin müstakilen modernleştirilmesi ile ilgili uyguladığı birçok idari uygulamayı okuma şansım oldu. Buralarda gösterdiği başarılar, taşra ve Tanzimat sonrası vilayet yapılanmasını anlayabilmemiz için çok önemli birer aşama. Elbette bizde başarılı bir devlet adamı olmakla hain olmak arasındaki çizgi her zaman çok incedir ve bugünden yenilikçi ve ilerici olarak adlandırılan her isim kendi zamanında bir ihanet ve aşırılık ile itham edilmiştir ki benzer bir şey Midhat Paşa için de söz konusudur. 1876’da Sultan Abdülaziz’i tahtan indiren grubun içinde yer alan Midhat Paşa, meşrutiyet ve Kanun-u Esasi’nin kabulü için yoğun bir çaba sarf eden isimlerden biriydi ve II.Abdülhamid’in tahta çıkması bu şartlarla sağlamıştı. Ancak Abdülaziz’in bir hafta sonra şüpheli bir şekilde gerçekleşen ve bugün bile intihar mı cinayet mi belli olmayan ölümü, tam beş sene sonra Midhat Paşa’nın yargılanma sebebini oluşturması açısından çok enteresandır. Midhat Paşa geriye dönük bir suçlama ile beş sene sonra mahkemeye çıkarılmış ve geçen beş senede sadrazamlıktan sürgüne ve oradan da Suriye, Aydın valiliğine getirilmişti. Burada birçok açıdan önemli olan şey Türkiye’de bugün de aşina olduğumuz birçok şeyin 1881’deki mahkeme sürecinde de gerçekleşmiş olmasıdır. Yıldız Sarayı bahçesinde kurulan mahkemede heyet Midhat Paşaya muhalif isimlerden oluşuyordu ve dönemin gazetelerinin odağı da paşanın itibarının eritilmesine yönelikti. Bu yoğun süreçte mahkeme idam kararı alması şaşırtıcı değildir, sonuç zaten neredeyse bellidir ve II.Abdülhamit’in önünde önemli bir siyasi engel oluşturan Midhat Paşa her halükarda bertaraf edilecekti. Ancak dönemin şartları II.Abdülhamit’i idamı uygulamak konusunda baskılamış ve Midhat Paşa ömür boyu hapis cezasıyla Taif’e sürgüne gönderilmişti. Ancak mukadderatın öyle ya da böyle devlet erkânını kovalaması Osmanlı Devleti içinde çok bilinen bir şeydir ve Midhat Paşa da bundan kaçamayacak, 1884’te hücresinde boğularak öldürülecekti. Bu sırada Midhat Paşa altmış iki yaşındaydı.

Midhat Paşa’nın iade-i itibarı ise 1951 yılında Demokrat Parti vesilesiyle gerçekleşecektir. Hürriyet Şehidi olarak devlet töreniyle karşılanan Midhat Paşa’nın naaşına bir donanma eşlik etmiş ve Abide-i Hürriyet Meydanı’na, bugünkü Çağlayan Adliye Sarayı’nın hemen arkası, defnedilmişti. Demokrat Parti’nin tek adamcılığı bitiren ve anayasayı savunan çoğulculuğu ve bu iddianın meşru bir sembolü sayılabilecek bu olay, Adnan Menderes hükümetinin halk nezdinde daha ılımlı bir yere taşıyordu. Ne var ki trajik bir son ve alışkın olduğumuz o garip döngü, kendini tekrar etmek için on sene bekleyecektir. Adnan Menderes, on sene sonra 1961’de idam edildiğinde Midhat Paşa’yla aynı kaderi paylaşmış ve bir senelik gösteri mahkemesinde akla hayale gelmeyecek fantastik suçlamalarla muhatap olmuştu. Dönemin gazeteleri don davası, bebek davası, köpek davası gibi manşetlerle her gün yeni bir suçlama ile yayınlanırken, cesetlerin kıyma makinesinden geçirilmesi ve uçak dolusu altınların yurtdışına kaçırılması iddiaları havada uçuşacaktı. Menderes’in mahkeme heyeti karşısındaki zayıf duruşu, askerler tarafından uğradığı hakaret ve Milli Birlik Komitesi’nin açtığı dava yoluyla gerçekleşen Yassıada Mahkeme görselleri eminim ki birçoğumuzun zihninde hâlâ canlıdır. Yakın tarihin kara bir lekesi olarak ihtilal mahkemesinin verdiği kararla Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edilmiş ve uzun bir süre bu isimler Türkiye için bir sinir ucunun temsili olmuştu.

17 Eylül 1990’da Turgut Özal hükümeti Adnan Menderes ve arkadaşlarının mezarlarını Demokrasi Şehidi olarak İmralı’dan İstanbul’a, kaderin garip bir cilvesi olacak ki benzer şekilde bir donanma eşliğinde taşımışlardı. Bugünkü yerlerine, Topkapı’daki Anıt Mezar kompleksine defnedilen bu isimler Türkiye’deki sağ partilerin CHP ve cunta baskısına karşı önemli bir savunma hattını oluşturacak, demokrasinin akamete uğraması durumunda olabileceklerin temsili haline geleceklerdi. Menderes ve arkadaşlarının 1990’da manevi olarak sağlanan iade-i itibarları ancak 23 Haziran 2020’de tamamlanmış ve TBMM, Yassıada Mahkemelerinin verdiği tüm kararları yok hükmünde sayarak yapılan tüm suçlamaları da ‘hukuken’ ortadan kaldırmıştır. Böylelikle demokrasimiz üzerindeki son pürüz de temizlenmiş, Türkiye bir zamanlar ezdiklerine karşı ödevlerini yerine tekrar getirerek rahatlamıştı.

Yakın tarihin bu şahitliği Türkiye’nin siyasi temizlik hamlesi olarak adalet ve hukukla kurduğu çarpık ilişkinin döngüsel sonuçları açısından enteresandır. Adaletin yerini bulmasından ziyade toplumsal rövanşı sonuç veren bu mahkemeler, mağduru hukuk yoluyla toplumun gözünden düşüren ahlaki bir oyunun kurulmasına hem ön ayak olmuş hem de bu oyunun önemli bir aktörü haline gelmişlerdi. Bu açıdan bakıldığında, adalet ve hukuk varsayımını belirli bir mesafeden, doğru ve tarafsız okuma becerisinin Türkiye’deki süreci, en baştan kabuk bağlamış kabul etmek doğru bir yaklaşım olur. Bir şekilde kamuoyu rızasını üretmeye yönelik oluşturulan medya-siyaset-yargı üçgeninin nihai hedefi, politik hegemonyayı sürdürülebilir hale getirmekten ibarettir.

Peki en baştan sonucu ve motivasyonu belli olan bu siyasi hamleler, adalet, hukuk ve görünür yargılama süreçlerine neden ihtiyaç hisseder? Birincisi ve en açık olanı, devletin şiddeti, meşru bir şekilde kendine ait bir hak olduğunu hukuk yoluyla iddia etmesidir. Tek başına bir suçlama ya da basit bir kararname ile alınmayan her karar, topluma güçlülükten ziyade haklılık mesajı verecek ve devletin kendi egemenliğini hukuksal bir zeminde sürdürmesine imkân sağlayacaktır. Her devlet kendi iç işlerinde serbest olsa da ve ne yazık ki şu an kaybettiği anlama rağmen, uluslararası kamuoyu, devletler üzerinde belirli bir ağırlığa sahip olarak hukuku gerekli kılan önemli bir yaptırım. Bu açıdan mahkemeler, yargılama süreçlerini dışarıya karşı işleyen bir adaletin ifadesi de olarak sahnelenmeye devam eder. Ancak bütün bu alt metinler ve kör göze parmak yargılamaların hedeflediği şey en nihayetinde bir sonraki iktidarın temizleyerek tekrar yerine koymasıyla ortadan kalkar. Bu döngü failin elini temiz tutmasına genelde izin vermez. Bir kere olan tekrar olacak mıdır, muhtemelen evet olacaktır. Tarihin tekerrürü ya da bilinçli olarak tercihi ya da yapısal zorunluluk olarak devamlılığı da tartışılmaya devam edecektir.

Ne diyelim, darısı diğer mahkemelerin başına.

Dr. Sema Nur Çelikbağ
Dr. Sema Nur Çelikbağ
İstanbul Üniversitesi'nde doktorasını tamamlayan Çelikbağ, Osmanlı İmparatorluğu'nun 17. ve 19. yüzyıl siyasi ve idari tarihi üzerine çalışmaktadır. Osmanlı dünyasında iktidar, hareket ve bilgi dolaşımı üzerine çalışmalarını sürdüren Çelikbağ, İstanbul Medipol Üniversitesi'nde ders vermeye devam etmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar