Kültürel İktidarın Estetik Şartı: Sanat Eğitiminin Kökenleri ve Türkiye’nin Açmazı

SERMAYE VAR, ESTETİK ZEMİN YOK…

Türkiye’de muhafazakâr sermayenin sanatla kurduğu ilişkinin sınırları, son yirmi yılda elde edilen ekonomik ve siyasal güçle kıyaslandığında belirgin bir dengesizlik gösteriyor; inşaat, finans, enerji ve savunma gibi alanlarda ölçek büyürken, riskli, eleştirel ve deneysel sanat üretimine dönük kalıcı, tutarlı ve ufku geniş bir yatırım stratejisi gelişmedi. Kültürel iktidar iddiası yüksek sesle dile getirildi ancak bu iddianın estetik temeli aynı oranda güçlenmedi. Bu durum basit bir zevk tartışmasıyla açıklanamaz. Daha derinde, kültürel iktidarın hangi bilgi, hangi eğitim ve hangi estetik bilinç üzerine kurulabileceği sorusu yatıyor.

Kültürel sermaye yalnızca maddi imkânla oluşmaz; kuşaklar boyunca aktarılan bir estetik formasyon, görme ve ayırt etme terbiyesi gerektirir.  Sorunun derinliğini anlamak için sanat eğitiminin tarihsel kökenlerine bakmamız elzem. Bu konuda bir hayli yol almış Avrupa geleneğini örneklememiz gerekiyor.

ALMANYA: BILDUNG GELENEĞİ, SANAT- ZANAAT BİRLİĞİ VE BUGÜN

Almanya’da sanat eğitiminin kodları romantik, estetik bir hassasiyet üzerine bina edilmedi. Belirleyici sebeplerin başında 19. yüzyılın üretim ve tasarım krizleri geliyordu.

19. yüzyıl ortalarındaki bir zaman diliminde kurulan Kunstgewerbeschule okulları, sanatı salt güzel sanatlar alanının ötesinde, zanaat ve endüstri ile birlikte ele almıştı. Sanayi devriminin yarattığı kalite tartışmaları, estetik eğitimi üretim standardıyla ilişkilendirmişti. Öğrenci biçim, oran, malzeme ve işlev arasındaki bağı birlikte öğreniyordu. Estetik tercih teknik disiplinle birlikte ilerleyen bir bütünlük olarak kavranıyordu.

19. yüzyılda Bauhaus bu çizgiyi kurumsal bir düzeye taşıdı. Sanat hayatın içindeki nesnelerle, mimariyle ve gündelik tasarımla birlikte düşünüldü ve oran sistemi, strüktür, tipografi pedagojik disiplin içinde öğretilmeye başlandı. Estetik incelik teknik disiplinle birleşti. Bu yaklaşım, estetik bilinç ile üretim kalitesi arasında kopmaz bir bağ kurdu. Ekol bu sebeple hâlâ belirleyici bir referans niteliğinde.

Bugün Almanya’da eğitim eyalet sistemine göre değişiklik gösterse de görsel sanatlar ve sanat tarihi dersleri müfredatın parçası olmayı sürdürüyor. Müze ziyaretleri pedagojik programın doğal uzantısı kabul ediliyor. Öğrenci bir yapıyı yalnızca tarihsel bilgi olarak ele almıyor, mekânsal çözümleme nesnesi olarak inceliyor, eserle karşılaşma anı analitik yazıyla destekleniyor.

Estetik özgüvenin temel dayanağıdır. Estetik burada lüksten ziyade düşünsel bir disiplin…

FRANSA: CUMHURİYET OKULU, ESTETİK YURTTAŞLIK VE BUGÜN

Fransa’da sanat eğitiminin temeli 19. yüzyıl sonundaki Jules Ferry reformlarıyla atıldı. Ücretsiz ve zorunlu eğitimin kurumsallaşması okulun salt bilgi aktaran bir kurum olmaktan çıkardı. Kurumlar yurttaşlık bilinci inşa eden bir kurum olarak tasarlandı ve çizim, sanat dersleri genel eğitimin ayrılmaz parçası haline getirildi.

Fransız modelinde müzeler ulusal hafızanın öğretildiği mekânlar olarak ayrı bir yere konuldu. Öğrenciler eser görür, kompozisyon ve ikonografi üzerine yazılı değerlendirmelere tabi tutulurdu. Sanat eğitimi estetik yargı oluşturmanın aracı olarak kabul edildi ve modern sanat ile klasik miras aynı pedagojik zemin içinde tartışmaya açıldı.

Bugün Fransa’da sanat ve kültür eğitimi devlet politikası düzeyinde süreklilik gösteriyor. Okullar kültür kurumlarıyla iş birliği yapıyor, müze programları müfredatla entegre ediliyor. Estetik tartışma toplumsal olgunlaşmanın göstergesi sayılıyor. Bu nedenle eleştirel üretime tahammül daha yerleşik, estetik yargı daha oturmuş.

İNGİLTERE: SANAYİ REKABETİ, TASARIM REFORMU VE BUGÜN

İngiltere’de sanat eğitiminin kökeni sanayi devrimi sonrasındaki tasarım krizine dayanıyordu. 1837’de Government School of Design kuruldu ve 1851 Büyük Sergisi sonrasında tasarım kalitesi ulusal rekabet meselesi hâline getirildi. South Kensington sistemi sanat eğitimini sınav ve standartlaştırma üzerinden kurumsallaştırdı. Bu sayede müze-okul ilişkisi tasarım eğitiminin parçası haline getirildi.

Tasarım kalitesi ekonomik güçle ilişkilendirildi. Bu yaklaşım estetiği öğretilebilir ve değerlendirilebilir bir disiplin olarak konumlandırdı.

Bugün İngiltere’de uygulamada bölgesel eşitsizlikler bulunsa da sanat eğitimi müfredatın parçası olmaya devam ediyor. Müzeler okullara özel programlar sunuyor. Estetik eğitimin sistem dışına itilmesi söz konusu değil.

TÜRKİYE: ERKEN CUMHURİYET’TEN BUGÜNE DARALAN ESTETİK ZEMİN

Türkiye’de erken Cumhuriyet döneminde sanat eğitimi modernleşme projesinin kurucu unsurlarından biri olarak tasarlanmıştı. Güzel Sanatlar Akademisi yeniden yapılandırılmış, Avrupa’dan hocalar davet edilmiş, genç sanatçılar eğitim için yurt dışına gönderilmişti. Resim, heykel ve mimarlık alanında kurumsal bir yenilenme hedeflenmiş, “sanat tarihi” üniversite bünyesinde akademik bir disiplin kimliği kazanmıştı. Müzeleşme çabaları başlamış, arkeoloji ve sanat tarihi koleksiyonları ulusal kimliğin görsel hafızası olarak düzenlenmişti. Bu dönemde sanat eğitimi yalnızca estetik bir uğraş olarak düşünülmedi aynı zamanda yeni bir toplum tahayyülünün parçası olarak görülmüştü.

Ancak ilerleyen yıllarda eğitim sisteminin yönü değişti. 1960’lardan itibaren artan merkeziyetçilik ve özellikle 1980 sonrasında sınav merkezli modelin baskın hâle gelmesiyle birlikte sanat dersleri müfredatın kenarına itildi. Başarı ölçütü büyük ölçüde test performansına indirgenince, görsel sanatlar ve sanat tarihi dersleri “asıl dersler” karşısında geri plana düştü. Sanat tarihi birçok okulda seçmeli düzeye geriledi. Müze ziyaretleri düzenli bir pedagojik programa bağlanmadı, eser çözümleme pratiği, yazılı analiz ve karşılaştırmalı değerlendirme yöntemleri yaygınlaşmadı. Öğrenci bir eseri tarihsel bağlamı içinde çözümlemek yerine, çoğu zaman isim ve tarih bilgisiyle yetinmek zorundaydı.

Bu daralma yalnızca ders saatlerinin azalmasından kaynaklı olarak düşünülemez. Estetik düşünme pratiği sistemli biçimde beslenmediği için mimari oran bilgisi, süsleme mantığı, kompozisyon bilinci ve mekânsal analiz yetisi gelişme imkânı bulamadı. Bir külliyenin şehir dokusundaki konumu, bir caminin plan şeması, bir minyatürde figür yerleşimi ya da bir hat levhasında istif düzeni analitik bir dikkatle incelenmedi. Kültürel miras güçlü bir söylemle sahiplenildi fakat bu mirasın estetik ve tarihsel mantığı, disiplinli bir çözümleme pratiği içinde ele alınmadı. Sahiplenme ile anlama arasındaki makas giderek açıldı.

Bu süreç estetik özgüvenin zayıflaması demekti. Eleştirel üretimle karşılaşma deneyimi sınırlı kaldıkça farklı estetik yönelimlere tahammül daralır. Kültürel iddia güçlü bir retorik üretebilirse de bu iddiayı taşıyacak entelektüel zemin derinleşemez.

Sanat eğitiminin analitik karakterini yitirmesi, bugün yaşanan kültürel açmazın temel nedenlerinden biridir.

SERMAYENİN AÇMAZI VE STRATEJİ EKSİKLİĞİ

Türkiye’de sanat eğitiminin zayıf kalması, sermayenin risk almaktan kaçınmasını da anlaşılır kılıyor. Eleştirel sanat alışılmış temsil biçimlerini zorladığında rahatsızlık doğurur zira bu rahatsızlığı taşıyacak estetik ve entelektüel özgüven yeterince inşa edilmemiştir.

Muhafazakâr sermaye “istikrar ve güven” söylemine yaslanarak keyif çatsa da deneysel üretimin doğurabileceği tartışmadan çekiniyor. Sonuçta güvenli, nostaljik ve kimseyi zorlamayan projeler koşulsuz destek görür, tarihsel olarak estetik sıçramalar ise risk alabilen hamiler sayesinde gerçekleşir.

Uzun vadeli estetik strateji eksikliği tabloyu tamamlıyor. Kültürel etki birkaç yıllık periyotlarla ölçülemez on yıllar boyunca süren tutarlı yatırım gerektirir. Almanya, Fransa ya da İngiltere’de sanat eğitimi, müze politikaları siyasi dönemlerden, partilerden, siyasetten bağımsız olarak süreklilik gösterir.

Türkiye’de ise kültür yatırımları çoğu zaman görünürlük odaklı projelere dayandırılmıştır. Oysa genç sanatçılara burs sağlamak, bağımsız küratöryel projelere alan açmak, eleştirel üretime tahammül göstermek uzun soluklu bir bakış gerektirir. Sanatın tohumları geç filiz verir; fakat kök saldığında kalıcı bir etki üretir.

SONUÇ: ESTETİK EĞİTİM OLMADAN KÜLTÜREL İKTİDAR MÜMKÜN DEĞİL

Bu tabloyu tersine çevirmek soyut bir “kültür çağrısı” ile mümkün görünmüyor. Somut, ölçülebilir ve kurumsal karşılığı olan adımlar gerekiyor. Öncelikle sanat tarihi ve görsel kültür derslerinin ilköğretimden itibaren zorunlu ve analitik bir içerikle yeniden yapılandırılması şart. Bu dersler kronolojik ezber üzerinden ele alınmamalı, eser çözümlemesi, karşılaştırmalı analiz ve yazılı yorum pratiği üzerinden yürütülmeli. Öğrencinin bir yapıyı plan şeması üzerinden okuyabilmesi, bir cephe düzenini oran ilişkileriyle çözümleyebilmesi, bir minyatürü kompozisyon mantığıyla değerlendirebilmesi hedeflenmeli. Bu yaklaşım yalnızca estetik duyarlılık kazandırmaz; eleştirel düşünme kapasitesini de güçlendirir.

İkinci adım müze-okul ilişkisinin kurumsallaştırılmasıdır. Müze ziyaretleri yılda bir yapılan sembolik geziler olmaktan çıkarılmalı; müfredatla entegre, hazırlık ve değerlendirme aşamaları olan pedagojik programlara dönüştürülmeli. Öğrenci müzeye gitmeden önce eser hakkında temel bilgi edinmeli, müze içinde rehber eşliğinde çözümleme yapmalı, dönüşte yazılı rapor hazırlamalı. Avrupa’daki uygulamalarda bu model standarttır. Türkiye’de de Kültür ve Millî Eğitim Bakanlıkları arasında kalıcı iş birliği protokolleri geliştirilebilir. Bu uygulama kısa vadede maliyetli görünse de uzun vadede estetik bilinç üretir.

Üçüncü olarak, sanat öğretmeni yetiştirme modelinin güçlendirilmesi gerekir. Sanat tarihi ve görsel sanatlar öğretmenleri yalnızca teknik becerinin ötesinde, analitik çözümleme yetisiyle donatılmalı. Üniversitelerde sanat tarihi bölümlerinin uygulama ağırlıklı dersleri artırılmalı; müze stajları, arşiv çalışmaları ve saha incelemeleri zorunlu hale getirilmeli. Akademi ile okul arasındaki kopukluk giderilmeden estetik eğitim derinleşemez.

Sermaye cephesinde ise sponsorluk mantığından koleksiyon politikasına geçiş zorunlu. Bir sergiye isim vermek yerine, genç sanatçılara uzun vadeli üretim bursları sağlamak daha kalıcı bir etki üretir. Bağımsız sanat fonları oluşturmak, jüri mekanizmalarını şeffaf kılmak ve eleştirel projelere müdahale etmemek kültürel özgüveni artırır. Risk almadan estetik sıçrama gerçekleşmez. Tarihsel örnekler bunu açıkça gösterir.

Kültürel mirasın ele alınış biçimi de yeniden düşünülmeli. Mimari, hat ve süsleme geleneği yalnızca biçimsel taklitlerle güncellenemez. Bu mirasın oran sistemi, kompozisyon mantığı ve mekânsal organizasyonu çağdaş üretime düşünsel bir referans sunabilir. Bunun için disiplinler arası atölye programları, üniversite-sanayi iş birlikleri ve tasarım araştırma merkezleri kurulabilir. Gelenek ile çağdaşlık arasındaki bağ, estetik analiz üzerinden kurulmadıkça yüzeyde kalır.

Son olarak, kültür politikalarının siyasi dönemlerden bağımsız bir süreklilik taşıması gerekir. Almanya, Fransa ve İngiltere örneklerinde görülen temel unsur budur. Sanat eğitimi iktidar değişimlerinden etkilenmeyen bir kamu politikası olarak kabul edilir. Türkiye’de de kültür alanında uzun vadeli strateji belgesi hazırlanmalı; eğitim, müze, koleksiyon ve sanat üretimi alanları aynı çerçevede ele alınmalıdır.

Ekonomik güç kültürel derinlik üretmez; kültürel derinlik estetik formasyon ve süreklilik ister. Bu adımlar atılmadıkça sermayenin sanatla kurduğu ilişki yüzeyde kalır, kültürel iddia retorik düzeyde sıkışır. Açmazın kalıcılaşması bir kader değildir; kurumsal irade ve pedagojik reform ile aşılabilir. Estetik zemin güçlendiğinde kültürel iktidar tartışması slogan olmaktan çıkar, düşünsel bir karşılık bulur.

Şule Demirtaş
Şule Demirtaş
1978’de İstanbul’da doğdu. 28 Şubat sürecinde ara vermek zorunda kaldığı hukuk eğitiminin ardından Gazi Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’ne girdi ve ikincilikle bitirdi. Hâlen sanat tarihi alanında yüksek lisans yapmaktadır. Uzun süre çeşitli medya organlarında sinema ve film müzikleri üzerine yazılar kaleme aldı, kültürel ve entelektüel röportajlar gerçekleştirdi. Üç yıldır Karar gazetesinde köşe yazıları yayımlamakta, eş zamanlı olarak sanat tarihikitaplarının editörlüğünü sürdürmektedir. Yazılarında sanat, toplumsal ve kültürel hafıza, gündem, siyaset ve seyahat gözlemlerini işleyen yazarın ilgi alanları arasında epigrafi, barok sanat, Türk-İslam mimarisi, felsefe ve Türk Edebiyatı yer almaktadır. Evli, üç çocuk annesidir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Rank’ın Yaratıcı Kişilik Anlayışı ve İslam Sanatında Görünmeyen Birey

Otto Rank’ın alBaraka Yayınları’ndan çıkmış Sanat ve Sanatçı adlı kitabında “Yaratma Dürtüsü ve Kişilik Gelişimi” başlıklı bölümü oldukça...