İnsanlık tarihi, yalnızca ilerleme ve birikim süreçlerinden değil; aynı zamanda çözülme, gerileme ve çürüme evrelerinden de oluşur. Kriz kavramı, bu çözülmenin görünür hâle geldiği eşiklere işaret eder. Antik Yunanca krisis kelimesinin “karar” anlamına gelmesi tesadüf değildir; zira kriz, bir durumun artık sürdürülemez hâle geldiği ve ertelenemez bir tercih zorunluluğunu doğurduğu anı ifade eder. Günümüzde yaşanan küresel krizler —savaşlar, ekonomik eşitsizlikler, ekolojik yıkım, otoriterleşme ve anlam kaybı— tek tek coğrafyaların değil, bütün insanlığın müşterek bir çürüme sürecine girdiğini göstermektedir.
Çürüme, çoğu zaman ani bir yıkım olarak değil; yavaş, sistematik ve çoğunlukla meşrulaştırılmış bir çözülme biçiminde ilerler. Hukuk, siyaset, ekonomi, kültür ve din gibi toplumsal yapıları ayakta tutan alanlarda adalet fikrinin aşınması, eşitlik ilkesinin yerini hiyerarşiye bırakması ve insan onurunun araçsallaştırılması, çürümenin temel göstergeleridir. Bu bağlamda çürüme, yalnızca ahlaki bir yozlaşma değil; yapısal bir kriz hâlidir.
Modern dünyada bilginin ve gücün artışı, insanı içsel olarak büyütmek yerine onu daha karmaşık tahakküm ilişkilerinin nesnesi hâline getirmiştir. Gücü elde etmeye odaklanan bilgi, bu gücün nasıl adil ve meşru kullanılacağına dair etik bir eşlik üretmediğinde, ortaya çıkan sonuç özgürlük değil; küreselleşmiş travmalar olmuştur. İki dünya savaşı, soykırımlar, kitlesel göçler ve derinleşen eşitsizlikler, modern medeniyetin kendi iddialarıyla çelişen bir tablo ortaya koyduğunu göstermektedir. Medeniyetin iyiliği yaygınlaştırması beklenirken, kötülüğün daha organize ve sistematik hâle gelmesi bu çelişkinin en çarpıcı göstergesidir.
Çürümenin en ağır sonuçlarından biri, toplumsal hafızada meydana gelen tahribattır. Travmalar, yaşanan olayların kendisinden ziyade, bu olaylara yüklenen anlamlarla kuşaktan kuşağa aktarılır. Adaletli bir dünyada yaşandığına, insanın onurlu bir varlık olduğuna dair temel inançlar aşındıkça, toplumsal ilişkilerin kurucu unsuru olan “güven” yerini “korku”ya bırakır. Korku üzerinden inşa edilen siyaset biçimleri ise otoriterliği, ayrımcılığı ve sistematik şiddeti besler. Bu noktada çürüme, yalnızca kurumların değil, insanın geleceğe dair tasavvurunun da çöküşünü ifade eder.
Türkiye deneyimi, küresel çürüme tartışmasının somut ve özgün bir örneğini sunmaktadır. Türkiye, modernleşme sürecini büyük ölçüde krizler, darbeler, kesintiler ve hızlı dönüşümler üzerinden yaşamış bir ülkedir. Bu süreçte hukuk devleti ilkesinin zayıflaması, kuvvetler ayrılığının aşınması ve siyasal iktidarın merkezileşmesi, çürümenin yapısal boyutlarını görünür kılmıştır. Devletin olduğu yerde adaletin yokluğu, mutlak iktidar arzusunun denge-denetim mekanizmalarını işlevsizleştirmesi, çürümenin klasik göstergelerindendir.
Türkiye’de siyasal alanın giderek kimlikler üzerinden keskinleşmesi, uzlaşma kültürünün yerini çatışmacı bir dilin alması da bu sürecin önemli bir boyutudur. Kimlikler, ortak bir yaşam alanı kurmanın zemini olmaktan çıkarılıp, iktidar mücadelesinin araçlarına dönüştürüldüğünde, toplumun müşterek anlam üretme kapasitesi çöker. Bu durum, yalnızca siyasal kutuplaşmayı değil; aynı zamanda toplumsal çözülmeyi de derinleştirir.
Ekonomik alanda ise çürüme, adalet fikrinin geri çekilmesiyle kendini göstermektedir. Gelirin adaletsiz dağılımı, yoksulluğun kalıcılaşması ve imtiyazlı grupların oluşması, ekonomik düzenin ahlaki temelini zayıflatır. Maliyetin toplumsallaştırılıp faydanın özelleştirilmesi, yalnızca ekonomik bir sorun değil; toplumsal vicdanı aşındıran yapısal bir çürümedir. Türkiye’de son yıllarda artan yoksulluk, güvencesizlik ve sınıfsal geçişkenliğin azalması, bu sürecin somut göstergeleridir.
Dinî alan da çürümeden azade değildir. Dinin, toplumu ahlaki olarak inşa eden bir değerler sistemi olmaktan çıkarılıp siyasal meşruiyet aracı hâline getirilmesi, dinin kendisini de aşındırır. Tefrikanın hâkim olduğu, kutsalın siyasallaştırıldığı bir zeminde din, birleştirici değil; ayrıştırıcı bir işleve bürünür. Bu durum, hem inanç alanında bir güven krizine hem de toplumsal düzeyde derin bir yabancılaşmaya yol açar.
Çürümenin belki de en ağır ve en az fark edilen boyutu, metafizik bağların çözülmesidir. İnsan, yalnızca ekonomik ve siyasal bir varlık değil; aynı zamanda anlam arayan bir varlıktır. Varlıkla kurulan bağın kopması, insanın kendi hayatını da nesneleştirmesine yol açar. Bu noktada Nietzsche’nin “nihilizm krizi” olarak tanımladığı durum belirginleşir: Eski değerler yıkılmış, ancak yenileri henüz doğmamıştır. Türkiye’de ve dünyada artan umutsuzluk, kaygı ve yön kaybı, bu metafizik çözülmenin toplumsal yansımalarıdır.
Ancak çürüme, kaçınılmaz bir son olmak zorunda değildir. Tarihsel olarak krizler, aynı zamanda dönüşüm ve yeniden inşa imkânlarını da içinde barındırır. Çürümenin fark edilmesi, onun normalleştirilmesine karşı bir bilinç geliştirilmesi, ilk ve en önemli adımdır. Kriz, doğru yönetildiğinde bir sona değil; yeni bir başlangıca işaret edebilir. Bunun için adaletin, insan onurunun ve ortak iyinin yeniden merkeze alınması gerekir.
Sonuç olarak çürüme, bireysel ahlak eksikliklerinin toplamından ibaret değildir; sistematik hataların, yanlış önceliklerin ve ertelenmiş yüzleşmelerin ürünüdür. Türkiye’nin yaşadığı deneyim, küresel çürüme sürecinin yerel bir yansımasıdır. Bu sürecin aşılması, yalnızca teknik çözümlerle değil; değerler, anlam ve sorumluluk etrafında yeniden inşa edilecek bir toplumsal bilinçle mümkündür. Aksi hâlde çürüme, yalnızca kurumları değil; insanın kendisini de tüketmeye devam edecektir.

