Bazı isimler vardır bir dönemin tanığı olarak anılır. Bazılarıysa bir dönemin vicdanı, zihni ve huzursuzluğu olarak kalır. Atasoy Müftüoğlu bana göre ikinci kategoriye aittir. Onu yazar, mütefekkir, konuşmacı, bir ağabey veyahut “İslami entelektüel” başlığı altında anmak mümkündür. Ancak bunların hiçbiri tek başına kâfi gelmez. Çünkü onun asıl ağırlığı, yazdıkları kadar uzun yıllar boyunca kurduğu dikkat terbiyesinde, zihni uyandırma ısrarında, genç kuşakları güvenli tekrarların içine çağırmak yerine onları kendi akıllarının ve ahlaki mesuliyetlerinin eşiğine kadar götürmesindedir.
Atasoy Müftüoğlu’nun cümleleri rahatlatan cümleler olmadı; insanı -hususen şuurlu bir Müslümanı- kendi iç konforuna, cemaat sığınağına, ideolojik ezberine, yerli-milli uyuşukluğuna yerleştirmedi. Onun söyledikleri sarsar, rahatsız eder, mazeretleri dağıtır, zihnin içindeki sisleri açar ve insanı kendi çağının ortasında yalın, korumasız ve sorumlu bir varlık olarak bırakır.
Bu yüzden Atasoy Müftüoğlu’nu anlatmak hatıra yazısı yazmak gibi olamıyor. Onu anmak, heyulasından bahsetmek bir büyüğe hürmet cümleleri dizmekle tamamlanacak bir iş asla olamaz. Mesele onun derdiyle dertlenmektir; hangi yaraya parmak bastığını, hangi yanılsamaları dağıttığını, hangi dilin içini boş bulduğunu, hangi zihniyetle hesaplaştığını ve önümüze nasıl bir ufuk koyduğunu kavramaktır. Çünkü Atasoy Müftüoğlu’nun bütün fikrî emeği, özü itibarıyla bir “kendine geliş” çağrısıdır. Nitekim yıllarca gençlere söylediği o cümle bir temenni yahut zarif bir öğütten ziyade başlı başına bir düşünce ahlakının özetidir: “Bize gelmeyin, kendinize gelin.”
Bu cümleyi hafife almak büyük hata olur. Zira bizim coğrafyamızda insanlar çoğu zaman hakikati aramaz, kendisine sığınak arar. Bir rehberden çok gölge, bir düşünceden çok aidiyet, bir muhasebeden çok sloganlar ister. Atasoy Müftüoğlu tam da bu alışkanlığa itiraz etmiştir. Bu itiraz öyle kıymetlidir ki bu değere bir nispetle şöyle paha biçilebilir: Kendisini merkeze alan bir takip ilişkisi kurmaması, mektep kurucu edasıyla mürit devşirmemesi, ismini çoğaltmak, etrafında hayranlar halkası oluşturmak, sadakat üretmek gibi yollara sapmaması…
Fakat ben ısrarla tek akla, tek yoruma, tek boyuta, tek ufka kapanmanın felaket olduğunu yineleyen bir bilinçten bahsetmek istiyorum. Mevcut itirazları sanılanın aksine yalnızca siyasete dönük değildir. Zihin yapımıza, gelenekle ilişki kurma tarzımıza, dinî hayatımızın alışkanlıklarına, cemaat psikolojimize, otorite anlayışımıza hatta “içtenlik” dediğimiz şeyin yapısına kadar uzanır.
İşte Atasoy Müftüoğlu’nun en sarsıcı teşhislerinden biri tam bu noktada belirir. O uzun zamandır “düşüncesiz duygusallıklar” tarafından tayin edildiğimizi söylerken son derece ağır bir hüküm veriyordu. İçtenliklerimiz var fakat büyük fikirlerimiz yoktu. Heyecanlarımız vardı, tarih şuurumuz yoktu. Romantizmlerimiz vardı fakat dünyayı okuyabilme kapasitemiz yoktu. Kendimizi büyük ideallerin insanıymış gibi gördük ancak o ideallerin hangi tarihsel imkanlar içinde, hangi bilgi zemini üzerinde, hangi entelektüel bedeller pahasına ete kemiğe bürünebileceğini konuşmadık. Bu yüzden elimizde çoğu zaman “hamaset” kaldı. Yüksek perdeden bir coşku. Lâkin bu coşkunun üzerine basacağı bir tefekkür zemini kurulamayınca, o ses eninde sonunda sloganlara, hazır düşmanlıklara ve popülizme aktı…
Atasoy Müftüoğlu’nun popülizm eleştirisi bu bakımdan tali bir başlık sayılamaz. Onun popülizmi tanımlaması kadar güzel bir tanımlama dünya felsefi-siyasi-sosyoloji tarihinde dahi yoktur. Popülizm onun metinlerinde bir medeniyet yoksullaşması, nitelik düşüşü, ahlaki cehalet rejimi olarak belirir. Basmakalıp propaganda klişelerinin düşüncenin yerini alması, sayının niteliğe galebe çalması, kültürün yerini ajitasyonun tutması, kamu adına vicdan oluşturabilmiş düşünürlerin yerini trollerin ve aparatçıkların doldurması, dalkavukluğun kârlı ve itibarlı bir meslek hâline gelmesi Müftüoğlu’nun nazarında tesadüf değildir. Bunların her biri toplumun kendi zihinsel istikametini kaybetmesinin belirtileridir. Bu bakımdan Atasoy Müftüoğlu, muhafazakârlık içinden konuşup muhafazakâr konforu bozan ender isimlerden biridir. Sağ-muhafazakâr popülizmin dinî kelimeleri propagandaya dönüştürmesini, ahlaki nitelikleri budadığını, düşünsel yoğunluğu dağıttığını, kavramları bayağılaştırdığını ve nihayetinde İslami sözcükleri iktidar ihtiraslarının hizmetine verdiğini yıllarca söyledi.
Onun tenkitlerini bu kadar değerli kılan en önemli husus meseleyi yüzeyde tutmamasıdır. Atasoy Müftüoğlu bugünkü çoraklığı yalnızca son birkaç yılın ya da birkaç siyasi figürün meselesi olarak okumadı, daha derine indi ve oradan seslendi.
Zihinsel sömürgecilikten bahseder. Sömürgeci hafızanın kendi hafızamızmış gibi içselleştirilmesinden, İslam toplumlarının ontolojik ve epistemolojik anlamda özgür olmayışını anlatır. Bu, yalnızca askeri yahut siyasi bir mağlubiyet değildir. Bilgi üretme kudretinin, kavram kurma cesaretinin ve kendi gerçekliğini kendi diliyle kurma iradesinin zayıflamasıdır.
Bir toplum kendi yarasına kendi kelimesiyle dokunamıyorsa, başkasının kavramlarıyla kendisini anlamaya çalışıyorsa, kendi tarihini ya romantik bir masala çeviriyor ya da bütünüyle başkasının hükmüne terk ediyorsa orada çok derin bir bağımlılık vardır. Atasoy Müftüoğlu işte bu bağımlılığın adını koyan düşünürdür.
Buradan onun “yeni dil” ısrarına geliyoruz. Belki de bütün fikriyatının en merkezi düğümlerinden biri budur. Çünkü Atasoy Müftüoğlu’na göre mevcut dil, gerçeği bütün boyutlarıyla konuşmaktan kaçan bir dildir. Eleştiriyi sevmeyen, romantik, hizipçi ve nostaljik bir dildir bu. Böyle bir dille bilinç mücadelesi yürütülemez. Böyle bir dille insanlığın kalbine hitap edecek ufuk da kurulamaz. Böyle bir dille 21. yüzyıl entelektüel tarihine katkı sunulamaz. Yeni dil derken kastettiği elbette salt üslup yeniliği yahut terminoloji değişikliği değildir. Kastı yeni bir varoluş ciddiyeti, yeni bir dikkat biçimi ve sorumluluk ahlakıdır. Etnik bencillikleri, mezhepçi daralmaları, tarikatçı hizipçiliği, yerli-milli övünç sarhoşluğunu aşan ve bütün insanlığın vicdanına seslenebilen bir kuşatıcılıktır. Ki zaten kendisinin tüm entelektüel çabası, böyle bir dilin imkânlarını aramakla geçmiştir.
Bu yüzden Atasoy Müftüoğlu’nu büyük kılan değerler çok kitap okumuş olması, birçok konferansa katılması yahut sayısız isme telmihle konuşmalarını temellendirmesi değildir. Onu büyük kılan bu çağın en yaygın zaafına karşı korkusuzca durmuş olmasıdır. O zaaf konformizmdir.
Düzenle kavga etmeyen, risk almayan, bedel ödemeyen, hakikati çıkarla tartan, ahlakı faydaya dönüştüren, kalabalığın onayını vicdanın önüne koyan, resmi gerçekliğin sınırlarını hakikat zanneden zihin hâlidir bu.
Atasoy Müftüoğlu, gençliğe olan inancını da tam buradan kurmuştur. Gençlik onun dilinde biyolojik bir evre değil, bilinçli sorumluluk alma cesaretidir, teyakkuz hâlidir. Her türlü konformizm karşısında ayakta kalma iradesidir. Farkındalığın, sahiciliğin, sadakatin, adanmanın ve risk almanın adıdır. Genç kalmak, takvimle ilgili bir mesele sayılmaz onun dünyasında. Genç kalmak, zihnin donmasına izin vermemek, ahlaki sinir uçlarını köreltmemek, alışılmış yalanlarla uzlaşmamak demektir.
Bugün dönüp baktığımızda, Atasoy Müftüoğlu’nun önümüze koyduğu ufkun daha da yakıcı hâle geldiği görülüyor. Çünkü içinde yaşadığımız çağ, tam da onun yıllarca ikaz ettiği tehlikelerin en yoğun olduğu zaman dilimidir. Dini popülizm ile siyasi popülizm iç içe geçmiş, itaat çoğu zaman düşüncenin yerine geçmiştir. Sadakat ahlakın üstüne çıkarılmış, sayılar niteliklerin yerini almıştır. Kalabalıklar hakikatin birimiymiş gibi sunulmuştur. Entelektüel bağımsızlık lüks sayılmış, eleştirel dikkat huzursuzluk kaynağı gibi gösterilmiş, hakikatin tanıklığı çoğu zaman yalnızlığa mahkûm edilmiştir. Tam da bu yüzden Atasoy Müftüoğlu’nu okumak bir nostalji faaliyeti değildir. Bu okuma, insanın kendi zamanıyla, kendisiyle, değerleriyle hesaplaşmasıdır. Kendi içindeki popülist tortularla, zihnindeki sömürgeleşmiş alanlarla, dilindeki hamaset artıklarıyla, ahlakındaki konfor arzusuyla yüzleşmesidir.
Onun mirası hazır cevaplardan ibaret değildir ve bu çok kıymetlidir. İnsanları düşünmeye zorlayan, onları kendi iç hesaplaşmalarına geri gönderen, kendi kolaylıklarını ellerinden alan bir mirastır bu. Bize bir put, bir ikon, bir sembol, bir sığınak bırakmıyor. Daha çetin bir miras bırakıyor: bir mesuliyet, bir dikkat, bir utanma eşiği, bir ölçü. Ve hepsinden önemlisi, insanın kendi kendisini avutmasına müsaade etmeyen bir hakikat ciddiyeti.
Bugün onun ışığında bakmak isteyen herkesin önce şu soruyla yüzleşmesi gerekir: Biz gerçekten kendi aklımızla mı düşünüyoruz, yoksa bize verilmiş hazır çerçevelerin içinde mi dönüp duruyoruz? Hakikati mi arıyoruz, yoksa aidiyetlerimizi mi tahkim ediyoruz? Yeni bir ufuk mu kurmak istiyoruz, yoksa eski cümleleri mi tekrar ediyoruz?
Atasoy Müftüoğlu, düşünmeden yaşamanın ne kadar ağır bir felaket olduğunu hatırlatan en önemli isimlerdendir. Bu hatırlatma, hiç unutulmaması gereken bir emanettir.

