Bid‘at kelimesinin Arapçadaki sözlük anlamı “yenilik”tir; İslam kültüründe ‘bid‘at’in karşıtı olarak kullanılan sünnet ise “adet, gelenek” anlamına gelir. Her iki kavram da terim olarak sürekli din ile ilişkisi bakımından tartışılmış, pratik hayatta da hep dinî boyutlarıyla etkili olmuştur. Özellikle bid‘at kavramı, –görebildiğim kadarıyla- klasik İslam düşüncesinde, hatta yeni zamanların İslam ilâhiyatında bile insanların dünyevi ihtiyaçları, bireysel ve toplumsal yararları için gerekli olan gelişme ve yenileşmeler açısından incelenmemiştir. Halbuki İslam’ın kutsal kitabı Kur’an, dönüştürücü ve yenileştirici muhtevasıyla Hz. Peygamber ve Sahâbenin dünyevi hayatına güçlü bir dinamizm kazandırmıştı.

Bid‘at kelimesinin karalama kavramı olarak kullanıma sürülmesi
Hicrî I., miladi VII. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan siyasal çatışmaların da etkisiyle ‘bid‘at’ kavramı Hz. Peygamber’in sözleri ve davranışlarını belirtmek üzere kullanılan ‘Sünnet’le ilişkisi bakımından ele alınmış, özellikle “Sünneti koruma” gerekçe gösterilerek bid‘at (yenilik) kötülenmeye başlanmıştır.
Öyle görülüyor ki, Mâlikîlik mezhebinin kurucusu Mâlik b. Enes’in (öl. 796[1]) “Yabancıların sünnetini öldürün, Arabın sünnetini yaşatın”[2] sözü, “sünneti ihya, bid‘ati imha” (imâte: öldürme) söylemiyle sloganlaşmış; İslam tarihi boyunca ulema çoğunluğu tarafından yenileşmenin her türlüsü dini tahrif eden affedilmez suç olarak Müslüman toplumların zihnine kazınmıştır. Daha baştan sünnet kelimesi özellikle Peygamber’in söz ve davranışlarını ifade edip, onun karşısına da bid‘at konulunca, Peygamber’in hadisindeki “sünnet-i hasene” (iyi gelenek) – “sünnet-i seyyie” (kötü gelenek), keza “bid‘at-i hasene” (iyi yenilik) – “bid‘at-i seyyie” (kötü yenilik) ayırımlarının Müslüman toplumları tarihe hapsolmaktan kurtaracak düzeyde pratik bir önemi kalmamıştır.
Sünnet ve bid‘at kavramlarının kültür içindeki kapsam genişlemesi
Bid‘at (yenilik) kavramının mutlak anlamda kötülük olarak tanımlandığını ve öyle algılandığını gösteren pek çok kanıt var. Örneğin klasik kaynakların verdiği bilgiye göre, Süfyân es-Sevrî (öl. 778), Mâlik b. Enes (öl. 796) gibi ilk dönemlerin Ehl-i hadîs’ine mensup ünlü hocalardan ders almış olan Bühlûl (Behlül) b. Râşid adında bir zat vardı. Kaynaklar, bu kişinin ilminin genişliğinden, güçlü dindarlığından ve duasının geri çevrilmediğinden övgüyle bahseder ve onun bid‘at icat etmekten ne kadar korktuğunu gösteren şöyle bir ibretlik hikâyesini anlatırlar:
Bir gün Behlül sokağa çıkarken eşi kendisine bir sipariş vermiş; o da unutmamak için serçe parmağına iplik bağlamış. Fakat bu yaptığının bi‘dat olabileceğini düşünerek çok korkmuş. Utancından parmağını avcunun içine saklayarak arkadaşlarının yanına gelmiş. Soruşturup, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın da böyle yaptığını öğrenince parmağını açmış ve “Beni İslam’a bi‘dat sokanlardan eylemeyen Allah’a şükürler olsun” demiş.[3]
Horasanlı meşhur zâhitlerden Muhammed b. Eslem (öl. 856), Peygamber döneminde un eleme adeti (sünneti) olmadığını öğrenince elenmiş undan yapılan ekmeği bid‘at sayıp yememiş, evinde elek bulundurmamıştı.[4]
Gazzâlî’nin (öl. 1111) aşağıdaki ifadeleri, onun zamanında bid‘at telakkisinin nerelere vardırıldığını göstermesi bakımından ibret vericidir:
“Biz, masada yemek yemenin … reddedildiğini söyleyemeyiz; çünkü ortada bir yasak yok. Masada yemenin Resûlullah’tan sonra icat edildiği meselesine gelince, her sonradan icat edilen yasaklanmış değildir. Yasak olan şey … dinî bir hükmü kaldıran bid‘attir. Dahası, bazı durumlarda sebepler değiştiğinde yeni bir icadı uygulamak zorunlu da olabilir… Sabun en iyi temizleyicidir… Un eleği kullanmak güzel bir bid‘attir…”[5]
Bid‘at kavramının muhtevasını, parmağa iplik bağlama, masada yemek yeme, elek ve sabun kullanma gibi din ile hiçbir ilgisi olmayan işleri dahi dine ve Peygamber’in sünnetine aykırı bulup günah saymak, dengeli düşünen ve davranan insanların gözünde Resûlulah’ın hakiki Sünneti’nin saygınlığını da zedelemektedir.
Koyu muhafazakârlığın akıl ve bilgi temelli kültürel yenileşme karşısındaki direnişi
Bir yandan Kur’an’ın yönlendirmesiyle (mesela bkz. Bakara suresi 2/269, Zümer 39/9) akıl ve bilgi temelli bir medeniyet gelişirken bir yandan da muhafazakâr gelenek, felsefe ve deneysel bilimlerin ürettiği değişim ve yenileşmelere karşı olan tutumunda giderek güç kazandı. Sünnet kelimesi, İslam öncesi dönemin katı gelenekçilik ve muhafazakârlığının sembol kavramlarındandı. Bu kelime, İslâmî dönemde Kur’an’ın gelişme ve yenileşmeyi teşvik eden muhtevasına ve bizzat Hz. Peygamber’in “hayat çizgisi” (sîret) anlamına gelen gerçek Sünnet’in dönüştürücü ve yenileştirici enerjisine karşı, özellikle “Ashâbu’l-hadîs” veya “Ehlu’l-hadîs” denilen ulema tarafından yenileşmekarşıtlığının sloganı haline getirildi. Sünnet kavramının karşısına da aslında iyi yenilik için de kötü yenilik için de kullanılması mümkün olan bid‘at kavramı konuldu ve bu kavram gittikçe pejoratif (kötüleyici) anlamı yoğunlaşan hakaret ve karalama yaftası haline getirildi. Aslında Ashâbu’l-hadîs’in İmam Azam’dan (ö. 767) nefret etmelerinin[6] sebebi de onun re’y, istihsan gibi aklî yöntemleri kullanmasıydı.
Özellikle aklî ve deneysel bilimlerle uğraşmak, ulema çoğunluğunun yüklediği kötüleyici anlamıyla bid‘at sayıldı ve bu bilimler –Osmanlı’da XVIII. yüzyıl sonlarına kadar tek öğretim kurumu olan- medreselere sokulmadı. İbn Cerîr et-Taberî, Târîḫu’r-rusül ve’l-mulûk adlı eserinde[7], (kendisinin henüz hayatta olduğu) hicrî 279 (885) yılı olaylarından bahsederken en başta şu bilgiyi verir: “Kitap kopya edip satma işiyle uğraşan meslek erbabı (verrâḳūn), Sultanın emriyle … felsefe kitapları satmayacaklarına yemin ettiler.” Kuşkusuz sultan bu aklı, tavizsiz felsefe düşmanı olan ulemadan almıştı.
Buna karşılık iyi bid‘at – kötü bid‘at ayırımı yapan âlimler de oldu. Mesela geç klasik dönem hadis ve tefsir âlimi Mecdüddîn İbnü’l-Esîr (öl. 1210), Hz. Ömer’in teravih namazının cemaatle kılındığını görünce “Bu ne güzel bir bid‘at(yenilik)!” dediğini anlatan meşhur rivayeti naklettikten sonra kendi görüşünü şu makul ifadelerle ortaya koyar:
“Bid‘at iki türlüdür: Düzeltici bid‘at ve saptırıcı bid‘at. Bir şey (söz veya uygulama), Allah’ın ve Resûlünün emrettiklerine aykırılık taşıyorsa yerilme ve kötülenme konumundadır (saptırıcı bid‘at). Başka bir şey, Allah’ın övgüye değer saydığı, Allah ve Resûlünün teşvik ettiği genel çerçeveye giriyorsa o da övülme konumundadır (düzeltici bid‘at)… Peygamber, ‘Kim bir iyi gelenek başlatırsa… sevap kazanır’ buyurarak böylelerinin ödüllendirileceğini bildirmiştir. Bunun aksine olarak ‘Kim de bir kötü gelenek başlatırsa… günah yüklenir’ buyurmuş ki, bu da işlenen bid‘at’in Allah ve Resûlünün emirlerine aykırılık taşımasının sonucudur.”[8]
Fakat kendi döneminin tanınmış âlimlerinden Seyyid Şerîf el-Cürcânî (öl. 1413) İbnü’l-Esîr’le aynı görüşte değildir; Cürcânî bid‘at’i şöyle tanımlamıştır:
“Bid‘at Sünnet’e aykırı iştir. (Böyle işlere ve sözlere) ‘bid‘at’ denilmiştir; çünkü ortada önceki âlimlerin söylediği bir söz bulunmaksızın onu söyleyen kişinin kendisi üretmiştir. Bid‘at, Sahâbe ve Tâbiîn neslinin uygulamadığı ve dinî bir delilin de gerekli kılmadığı, sonradan ortaya çıkarılmış bir durumdur.”[9]
Bu sözler, zamanla bütün Müslüman dünyayı kuşatmış bulunan ve neredeyse her alanda dünyevi yenileşme ve gelişmenin önünü tıkayan bid‘at anlayışının ürünüdür. Cürcâcî, belirtilen bid‘at anlayışının en koyu olarak yaşandığı, ulemanın yeni şeyler söylemeyi dinden sapma (dalâlet) saydıkları, “önceki âlimler”in yazdıkları üzerine şerhler, haşiyeler yazarak –Şeyhülilam Mustafa Sabri’in tabiriyle- “geviş getirdikleri” XV. yüzyıl âlimidir.
Dinin genel iyilik prensiplerine aykırılık taşımayan yeniliklerin başlatılmasında bir sakınca bulunmadığı, “sünnet-i hasene” (iyi gelenek) – “sünnet-i seyyie” (kötü gelenek) hadisinde bu tür yeniliklerin teşvik edildiği yönünde görüş belirten âlimler de olmuştur. Mesela Gazzâlî, “Nice yeni (muhdes) şeyler var ki güzeldir… Bunlar güzel bid‘atlerdir” demektedir.[10] Fakat bunların pratikte bir etkisinin olmadığını Müslüman dünyanın bugün içinde bulunduğu durum apaçık göstermektedir.
Bid‘at telakkisinin oluşmasında siyasetin rolü
“Hz. Peygamber ve Sahâbenin din alanındaki uygulamaları” anlamındaki Sünnet’in tersi gibi algılatılan bid‘attelakkisinin, dolayısıyla yenilik karşıtlığının zamanla Müslüman zihinlere hâkim olmasında baştan beri siyasetin etkili olduğu, siyasal tercih ve uygulamaların sünnet kavramıyla dinî bir görüntü altında topluma benimsetildiği inkâr edilemez. Buna dair sayısız kanıtlardan sadece iki örnekle yetinelim:
[1] Hadis âlimi Ebû Hâtim er-Râzî’nin (öl. 890) naklettiğine göre, Emevî ordusu komutanı, 685 (65) yılında Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin taraftarının (Tevvâbîn) ordusunu yendikten sonra Emevî camiinde halka bir konuşma yapmıştı. Konuşmanın içinde bütün yaptıklarını Allah’a yükleyen şu ifadeler de vardı:
“Yüce Allah, (Hüseyin taraftarı) Irak güçlerinin komutanlarını, dalalet (sapkınlık) reislerini ve bid‘at önderleriniöldürdü… Allah onların diğer iki büyük komutanını, hem kendileri dalalete sapan hem başkalarını saptıran reislerini de öldürdü…”[11]
[2] Matematik ve astronomi bilgini Takıyyüddin Râsıd Efendi’nin (ö. 1585), III. Murad’ın izniyle 1577’de kurduğu İstanbul’un tek rasathanesi, Şeyhülislâm Kadızâde Ahmed Şemseddin Efendi’nin, “Rasathaneler bulundukları ülkeleri felâkete sürükler” şeklindeki fetvası üzerine, yine padişahın buyruğu üzerine içindeki aletlerle birlikte tahrip edilmişti.[12] Benzerlerinde olduğu gibi bu olayda da en dikkat çekici nokta, fetvanın şeyhülislâmdan, kapatma buyruğunun padişahtan gelmesi, gerekçe olarak dinin kullanılmasıdır.
Sonuç
Bid‘atten korkma ve sünnete uymanın, halen birçok Müslüman toplumlarda gördüğümüz kaşık çatal kullanmak yerine avuç içi ve parmaklarla yemek yemeye kadar vardırılması, Goldziher’in ifadesiyle “gülünç olmaya kadar giden bir ‘sünnet’ iptilası”[13] olmuştur. Müslüman dünyayı İslam’ın birinci asrına kilitlemeyi hedefleyen bu anlayışta bid‘at(yenilik) kavramı, zamanla insanların, üzerine yapıştırılmasından korktukları karalayıcı bir yafta haline getirilmiştir. Müslüman toplumlardaki Asr-ı Saadet’e dönme retoriği, sünnet ve bid‘at kavramlarına yüklenen ve yenileşmeyi imkânsız kılan bu anlayışın bir yansımasıdır.
Bütün dünyanın durağan hayatlar yaşadığı asırlarda sünnet-bid‘at geriliminin Müslümanlara maliyeti çok fark edilmedi. Ama Batı toplumlarında özellikle XV-XVI. yüzyıllarda başlayan ve temposu gittikçe artarak günümüze kadar devam eden değişim ve yenileşmeler karşısında Müslüman dünya, ısrarla sürdürülen bid‘at fobisinin kaçınılmaz kıldığı durağanlığın bedelini ödedi, ödemeye de devam ediyor.
[1] Tarihler miladidir.
[2] Ḳādî İyâz, Tertîbu’l-Medârik, Mağrib 1966-1970, II, 99.
[3] Ebu’l-Arab Muhammed b. Ahmed et-Temîmî, Ṭabaḳâtu ʿUlemâʾi İfrîḳiyye ve Kitâbu Ṭabaḳâti ʿUlemâʾi Tûnis, Beyrut, ts., s. 52-53; Ḳādî İyâz, Tertîbu’l-Medârik ve Taḳrîbu’l-Mesâlik (nşr. A. es-Sahrâvî), Mağrib 1386/1966-1390/1970, III, 97.
[4] Ebû Nuaym, Ḥilyetu’l-Evliyâʾ, Kahire 1394/1974, IX, 238.
[5] Gazzâlî, İḥyâ, çev. Mustafa Çağrıcı, İzmir 2020, II, 4.
[6] Çok sayıdaki kaynaktan bazıları için bkz. Ebû Muhammed Harb b. İsmail b. Halef el-Kirmânî, Mesâʾilu Ḥarb el-Kirmânî (Fâyiz b. Ahmed b. Hâmid), S. Arabistan, 1422, III, 984; İbn Hibbân el-Büstî, el-Mecrûḥîn (nşr. H. Abdülmecid), Riyad 1420/2000, XVII, 406; keza bk. Yakûb b. Süfyân el-Fesevî, el-Maʿrife ve’t-Târîḫ (nşr. E. Z. el-Ömerî), Beyrut 1401/1981, II, 786; Ali İbnü’l-Caʿd el-Cevherî, el-Müsned (nşr. A.A. Haydar), Beyrut 1410/1990, s. 66-67; Kinânî, Ebü’l-Hasan Abdülaziz, el-İʿtiẑâr ve’l-İntiṡâr, eş-Şâmile ez-Zehebiyye, y.y. yok, ts., s. 150.
[7] Beyrut 1967, X, 28.
[8] Mecdüddîn İbnü’l-Esîr, en-Nihâye fî Ğarîbi’l-Ḥadîŝ ve’l-Eŝer Beyrut 1399/1979, I, 106.
[9] Cürcânî, et-Taʿrîfât (nşr. İbrâhîm el-Ebyârî), Beyrut 1405, s. 62.
[10] Gazzâlî, İḥyâ, I, 413.
[11] İbn Düreyd, Cemheretü’l-Luğa (nşr. R.M. Baʿlebekkî), Beyrut 1408/1987, II, 1144.
[12] Hüseyin Gazi Topdemir, “Takıyyüddin er-Râsıd”, TDV İslâm Ansiklopedisi, XXXIX, 455.
[13] Goldziher, İslam Kültürü Araştırmaları, II (çev. Mehmed Said Hatiboğu – Cihad Tunç), Ankara 2019, s. 38.