Modern dünyanın kuruluş sürecinde, bilhassa on yedinci yüzyılda Batı Avrupalılar sonraki iki yüzyılı derinden etkileyecek kurumlar yaratmayı başarmıştır. İngiltere’de East India Company, Royal African Company, Lloyd’s of London, Bank of England, Virginia Company (ve bunların misyonunu on sekizinci yüzyıldan itibaren bütünleyen British Museum); Hollanda’da Westindische Compagnie, Oostindische Compagnie; Fransa’da Compagnie française des Indes occidentales, Compagnie française pour le commerce des Indes orientales ve daha başka pek çok kurum sadece kendi ülkelerinin değil, Amerikaların, Afrika’nın ve Asya’nın kaderini boydan boya değiştirecek yeni bir dünya tesis etmiştir.
Refah, mülkiyet hakları ve inovasyon dolu on yedinci yüzyıl burjuvazisinin “mucize”leriyle yükselen Batının kurumsallaşmasının ve başarılarının istisnailiğinin tarihi, Avrupa-merkezci tarihçiler ve liberal ekonomistler tarafından bu kurumlar ve benzerleri etrafında şekillenen muazzam servetin getirileri üzerinden okunmaktadır. Soğuk Savaşın belirleyiciliğiyle geçen 1950’li yıllardan yakın geçmişe kadar Amerikan tipi (pek çok bakımdan illiberal olduğunu artık bildiğimiz) liberal demokrasinin finanstan hukuka ancak bu şablonun takip edilmesiyle ve güçlü bir orta sınıfla (burjuvaziyle) mümkün olabileceği tezi pek çok karşıt örnekle ispatlandığı üzere çökmüşken, Batı dünyasının 2008 Krizinden sonraki on yıl içinde içine düştüğü kısmi felç halinde (farklı açılardan “post-liberal” diyebileceğimiz bir çağda) liberalizmi diriltme girişimleri Batı-merkezli dünya sisteminin giderek işlevsizleşen kurumları tarafından statükocu bir inatla taltif ediliyor. Geçtiğimiz günlerde Nobel Ekonomi Ödülüyle onurlandırılan Daron Acemoğlu ile kalem ortakları Simon Johnson ve James A. Robinson bu konuda yeniden düşünmek adına kışkırtıcı bir malzemeye sahip. Nitekim uluslararası akademik kamuoyu, sebebi muğlak bırakılan bu ödül tercihini, “liberalizmden sonra” liberalizm savunusuna ilişkin izahtan çok istihzayla karşılamış görünüyor. Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sunun göz alıcı ticaret burjuvazisi övgüsünü arşa taşıyan bir çıkış noktasına sahip olan Acemoğlu, Johnson ve Robinson üçlüsü –Marx-Engels ikilisinin niyetlerinin aksine– değerlendirmelerindeki tarih-dışılık ve liberal körlük (yer yer de muhafazakârlaşan, defansif bir seçicilik) nedeniyle sert eleştirilere muhatap oluyor. Zira on yedinci yüzyılda Atlantik Avrupa’sında temelleri atılan kurumsallaşma mucizesinin zeminini teşkil eden servet ne züht ve ihlas duygusuyla hareket eden dinibütün Hıristiyan (çoğunlukla da Protestan) tüccarların cesareti sayesinde yaşanan bir merkantilist devrim, ne Akıl ve Aydınlanma Çağının felsefi sorgulamaları ne de silah zorunu bir kenara bırakırsak inovasyon devrimiydi. On yedinci yüzyıl, ekonomiden iklime, her bakımdan korkunç bir krizler çağıydı ve büyük çoğunluğu bölünen Hıristiyan dünyasında güç elde etmek adına vahşi katliamlarla, seksen yıl süren savaşlarla doluydu. Batıyı dünyanın efendisi olma iddiasına taşıyan servet –öldürme kapasitesini olağanüstü bir seviyeye taşıyan silah inovasyonu dolayısıyla– başkalarının serveti, emek başkalarının emeğiydi. Bu vesileyle bir hususu da düzeltelim; Acemoğlu, Johnson, Robinson üçlüsünün yaklaşımdaki “serinkanlı”, “kapsayıcı”, “uzlaştırıcı” analitik zekâ tezlerinin aksine, bu güç temerküzündeki başlıca motivasyon Protestan Avrupalıların Katolik Avrupalılara (ve tam tersi) geri döndürülemeyecek şekilde üstün gelme hırsından ibaretti. Augsburg’tan Westphalia’ya; Veraset Savaşlarından deniz-aşırı koloni rekabetlerine dek bu dinamizme enerjisini veren şey, seküler-rasyonel değil, son derecede dinseldi. (On yedinci yüzyılın Süper Gücü İspanya’nın Salamanca Okulunda Amerikan halklarının ruhunun olup olmadığının tartışıldığı, Engizisyonların ve azınlık katliamlarının hüküm sürdüğü; liberal değerlerin peygamberi John Locke’ın ve benzerlerinin köle plantasyonlarından büyük paralar kazandığı; hatta on sekizinci yüzyılın Fransa’sında Aydınlanma Çağının yaşanmasının gerçekte aydınlanmış bir çağ yaşandığı anlamına gelmediği literatürde şüpheye mahal bırakmayacak şekilde işlenmiştir.) Başkalarının serveti ve başkalarının emeği hususunda son on-on beş yılda yayınlanan pamuğun tarihi, şekerin tarihi, çayın tarihi, tütünün tarihi, altının tarihi, köleliğin tarihi temalı parlak akademik incelemeler gerçeği inkâr edilemeyecek açıklıkta ortaya koymakta; Avrupa burjuvazisinin ya da Sanayi Devriminin tarihi yeni baştan yazılmaktadır. Tüm Avrupa’da kıyametin kopması yönünde beklentilerin doğup dillendirildiği, sahte Mesihlerle dolup taşan, köylü isyanları, iç savaşlar ve kanlı fetihlerle özdeşleşen bu Şiddet Çağının tarihinin sterilleştirilerek esasen refah üretimi, kurumsallaşma becerisi ve inovasyon bolluğu olarak okunması, hiç değilse Victoria Çağının Britanya’sının zafer anlatılarını kaleme alan tarihçilerinden itibaren terk edilmeye başlamış, 1960’larda Marksist tarihçilerce alaşağı edilmiştir. Başta Çin ve Hindistan gelmek üzere, alternatif güçlerin yükseldiği günümüzün dünyasında, Batı-merkezciliğin gömüldüğü mezarlıktan çıkmış bir hortlak olarak yorumlanması gerekirken, dünyanın prestijli üniversitelerinde dillendirilebilmesi bağlamı itibariyle ilginçtir (gerçi son birkaç yılda Amerikan ve Alman akademisinin konu Rus-karşıtlığı, Çin-karşıtlığı, Filistin-karşıtlığı olduğunda ifade özgürlüğü konusunda verdiği sınavları görünce belki buna şaşırmamamız gerektiğini de söyleyebiliriz – Türk akademisindeki özgürlük yokluğu ise bambaşka bir seviyededir). Kısacası kolonyal (sömürgeci) dönemin fazlaca özgüvenli, hatta küstah tondaki “Batının üstün medeniyeti” söyleminin referansı olan “İngiliz/Alman/Avrupa dehası” yahut “Yunan-Roma-Hıristiyan değerleri” zamanla sağduyulu uzmanlarca ayıplanır hale gelirken; post-kolonyal (sömürge-sonrası) dünyanın hiç değilse biraz daha hakkaniyetli bir açıklama modeli arayışıyla bu evre “dünya sistemi”nin gelişim çağı olarak değerlendirilmiştir; kapsayıcı kurumsallaşma çağı değil. Bu tarih, “açgözlü bir sömürgecilik siyasetiyle” açıklanan küresel eşitsizlikler, özgürlüksüzlükler, adaletsizlikler tarihi olarak günden güne önümüze serilmektedir. Yine de Avrupa-merkezcilerde, Beyaz-üstünlükçülerde, Yahudi-Hıristiyan medeniyeti avukatlarında, sosyal Darwinizmin yenilenmiş bir ırkçılığa evrildiği Thatcherci neo-liberal okumalarda geçmişin muhafazakârlarından devralınmış ve hiç de otantik olmayan bir reddiyecilik dikkat çekmektedir. Batı-dışı toplumların çoğunlukla Batı emperyalizminin ürünü olan mevcut sorunları ezelileştirilip tarihsel-kültürel çarpıtmalarla (Oryantal despotizm, İslam terakkiye mânidir, Sarı tehlike, Şark bağnazlığı, Afrika medeniyetsizliği tezleri, vs.) Hıristiyan Beyaz Adamın zaferlerine alkış, Robinson Crusoeların ruhuna rahmet gönderildiğini hâlâ sıklıkla görüyoruz. Harvard Üniversitesi Tarih bölümünden Niall Ferguson, Britanya İmparatorluğun kanlı tarihini bu şekilde aklamasıyla, onun ve temsil ettiği çevrelerin zihinsel arka planından ve gündeminden pek de haberdar olmayan Türkiye’deki ana-akım yazar, yayıncı ve okurların da favori tarihçisine dönüşebilecek kadar ibretlik bir örnektir.
Bu sorunlu yaklaşımlar kümesinin farklı disiplinlerden ve nesillerden temsilcileri, “demokratik kapitalizm”i özümsemiş ve kurumsallaştırmış ulusların yükselişi, bunu beceremeyen ulusların geri kalışı ve bazı bağlamlarda düşüşü konusunda, yüz yirmi yıl evvel bir Alman emperyalistinin Amerika’yı gezip gördükten sonra benim “liberal coşku” demekle iktifa edeceğim bir haletiruhiye içinde büyük bir özgüvenle iddia ettiği “kapitalizmin ruhu esasen Protestan ahlakındadır” sözünü tekrarlamaktadır. Makaleler halinde yayınlandığı tarihten bu yana binlerce açıdan eleştiriye tâbi tutulmuş olan Max Weber, bugün Batıyı müdafaa etmek adına yeniden dirilmiş gibidir. Batının biricikliği tezi, Avrupalıların istisnai meziyetleri ve haklı bir efendilik talebi etrafında tekrar kurgulanmaya çalışılmaktadır. Batının “take-off moment”ı olarak ele alınan (Acemoğlu ve Robinson’ın Ulusların Düşüşü’nün de çıkış noktası olan) on yedinci yüzyıldaki kırılma ânına geri dönersek; (Amerikan kampuslerini inleten “Black Lives Matter!” sloganlarının gölgesinde) Atlantik Okyanusunun dibinin, adını bilmediğimiz binlerce Siyahi kölenin cesediyle dolu olduğunu hatırlarız. Hem Siyahi halkların hak savunuculuğu yapıp hem de on yedinci yüzyıl Avrupalılarının kurumsallaşma, refah ve inovasyon mucizelerinden söz edebilen liberal körlük ve onun ahlaki açmazları burada tekrar durup koca bir tarihi yeniden düşünmeyi gerektirmektedir. Kuzey Amerika kolonileri, Karayipler ve ötesi, Orta ve Güney Amerika, Batı Afrika ve zamanla Hint altkıtası burada anlatmanın imkânsız olduğu (hiç de Akıl ve Aydınlanma Çağıyla eşzamanlı olduğuna inanmak istemeyeceğiniz türden) bir Gaddarlık Çağının tarihsel mezarlıkları olmuştur. Bugünün yoksullukları, sefaletleri o günlerin hesabı ödenmediği içindir – ödendiğini bildiğimiz tek hesap Avrupalıların Beyaz Yahudilere karşı kendilerini hâlâ borçlu hissettikleri Holokost faturasıdır. Ancak cilalı bir ifadeyle “kapsayıcı burjuvazi” diye nitelenip methedilen City’deki bankerlerle kolonyalist sermaye sahiplerinin yarattığı refah (ve hepimizi, herkesi eşitleyip özgürleştirmeyi amaçlayan) liberalizmi savunmak adına, bütün bunlar toptancı, özcü çıkarımlarla ustaca görmezden gelinmektedir. Neticede bu yaklaşım, Oğuz Atay’ın Tehlikeli Oyunlar’ındaki bir cümleyi araçsallaştırırsak, “Detaylar… Detaylar albayım, bazı anlamlara gelmiyor” dedirtmektedir.
Acemoğlu’nun ve kalem ortaklarından Robinson’ın yazdığı (ve benim okuyabildiğim) kitaplardan biri de Diktatörlük ve Demokrasinin Ekonomik Kökenleri. Soğuk Savaşın başlangıcında Barrington Moore Jr.’ın Amerikan arrogance’ıyla yazdığı özcü, şabloncu, indirgemeci eseri Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri’nden yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra (2005’lerde) yine hiçbir büklümü, zanaatkârlığı olmayan (böylesi “detay”ları önemsemeyen, hatta gerektirmeyen) bu çalışma da Batının üstünlüğünü, refahını, demokrasisini bize on yedinci ve on sekizinci yüzyıla kasideler eşliğinde anlatmaktaydı. Üstelik herhangi bir bölgesel, ulusal dilden yararlanmaksızın; kendi tezlerini teyit eden kaynakları seçip başta Hint ve Çin altkıtası gelmek üzere pek çok farklı dinamiğin işlediği yerlere gözlerini kapayarak… Zaten aşırı-uzmanlaşmaların yol açtığı kaplumbağa hızına karşı Amerikan fastfood tarzı hızlı servis akademisinde, Acemoğlu, Johnson, Robinson tipi akademisyenlerin üniversite odalarından ufka bakıp bütün dünyayı görebilen fazlaca özgüvenli tavırlarına karşı Kieran Healy gibi İrlandalı zeki bir başbelası dayanamayıp ziyadesiyle ironik bir dille 2017’de “Fuck nuance!” diye makale yazma gereği hissetmişti. Nüanslar, detaylar (liberal Beyaz-ahlaki-üstünlükçülüğü ile muhafazakâr Beyaz-ırk-üstünlükçülüğüyle sadece bir detaya dönüştürülmüş koca bir sömürgecilik, katliamcılık ve ırkçılık tarihi) gerçekten de kimin umrundaydı! Sömürgeciliğin süregelen Batı refahında ve acı ama halihazırda Batı-dışı dünyadaki yaygın yoksullukta açık ara birinci sıradaki belirleyiciliği, büyüme, kalkınma, ilerleme, sürdürülebilirlik, gelişmişlik ve bunların zıddını ifade eden fiyakalı kavramlarla kolayca meşrulaştırılabilirken tarih-dışı (ahistorik) bir kurguyla başarılı-başarısız, ileri-geri, gelişmiş-gelişmemiş siyaset, ekonomi ve toplum şablonları yaratabilmekteydi. Dahası, Seymour Martin Lipset gibi 1950’lerin Amerikan hükümetinin güdümündeki akademisyenlerinden kalma “Elitler antidemokratiktir”, “Sıradan insanlar daimi talepleri gereği demokratiktir”; “Sivil toplum güçlenirse demokrasi güçlenir” şeklinde Olimpiyat halkaları gibi iç içe geçen fikirler etrafında örülen bir anlatı birkaç adımda hızlıca geliştirilebiliyor ve Bush Doktrininin gölgesindeki Amerikan akademisinde ısıtılıp yeniden servis edilebiliyordu. Elbette böylesi bir anlatı, örneğin Amerikan Devriminde kimin neyi talep ettiğini, Fransız aristokrasisinin azımsanmayacak bir kısmının 1770’lerden itibaren devrimci fikirlere zaten yaklaştığını, Rus, Türk, Japon deneyimleri gibi gayet iyi bilinen modernleşme örneklerinde elitlerin lümpen kalabalıkları demokratikleştirmek üzere uzun uğraşlar verdiğini, bununla beraber Anglo-Amerikan modelini biricikleştirip “kendiliğinden”leştiren, diğer tüm modelleri “tepeden inmeci” addederek kendi deneyimini müstesna kılan ve liberal “görünmez el” ile açıklamaya hazırda beklenen Sanayi Devriminde (ve onu pekiştiren Tarım Devriminde) devlet müdahalesinin ne denli asli bir yer tuttuğunu görmeye zaman bulamayacaktı. Bir yandan “Coğrafya kader değildir”, “Kültür kader değildir” deyip öte yandan Britanya’da örneğin kömürün başka ülkelere nazaran yüzeye çok daha yakında bulunmasının Sanayi Devrimine etkisini değerlendirme dışında tutarken Protestan kültürün bilimsel ve endüstriyel muzafferiyetini olur olmaz yerlerde hatırlatmak, elbette, tarihsel incelikler (yine “zanaatkârlık” diyelim) talep etmeyen okurlar için sorun yaratmayacaktı – Yaratmadı da!
Yeni-yapısalcılık adı altında indirgemeci ve özcü değerlendirmelere kapıları ardına dek açan “the West and the rest” (Batı dünyası ve diğerleri) şiirselliğindeki tüm büyük büyük tezlerin (big-think) tarihin sonunu, uygarlığın nihai aşamasını, efendi-köle diyalektiğinin son insanını anlatma ayrıcalığına sahip olan Francis Fukuyamaları, “Tek bir medeniyet vardır, o da Anglo-Amerikan medeniyetidir” diyen Samuel Huntingtonları, Yahudi-üstünlükçülüğünü zerrece gizlemeyen ve yüzyılın kaderinin bir miktar faydasız insanı haşereler gibi yok etmek olduğunu ulu orta söyleyebilen Juval Noah Hararileri Stanford’da, Harvard’da, Oxford’da ve benzeri prestijli kurumlarda baştacı eden servet hiç unutulmasın ki on yedinci, on sekizinci, on dokuzuncu yüzyıllardan gelmektedir. O “kapsayıcı” demokratik kapitalizmde 1890’lara kadar Protestan üniversitelerine Katolik İngiliz milyonerler bile öğrenci olarak kabul edilmiyor; Hint elitleri sırf derisinin rengi dolayısıyla Britanya’da trenlerde istedikleri yerde seyahat edemiyordu, hatta kapsayıcı demokrasisiyle model ülke gösterilen ABD’de ilk Siyahi vali ancak 1990’da seçilebilecekti! – Olsun, biz yine de “detaylar bazı anlamlara gelmiyor” diyelim.
Aslına bakarsak Acemoğlu, Johnson ve Robinson için zamanlama talihsiz görünebilir. Bu tezler, “kurumsal” sosyalizmlerin çöktüğü 1990’ların başlarında yazılsaydı Nobeller, Leverhulme madalyaları, Guggenheim bursları çok daha erken ve çok daha çarpıcı bir etki uyandıracak şekilde kazanılabilirdi. Bu üçlü için talihsizler diyebiliriz, zira Batı dünyası tam da utanç verici bir etik kriz içindeyken, ekonomik, dinsel ve siyasi tüm kurumları dibine kadar yozlaşmışken –bilhassa Kiliseden Hollywood’a, ana-akım medyadan kamu otoritesine; 2008 Krizinin hâlâ bitmeyen mali yolsuzluklarından Gazze’deki Soykırım sponsorluğuna dek Aydınlanma, hümanizm ve uluslararası hukuk normlarıyla insanlığa vaat ettiği ne varsa hepsini kirleten bir riyakârlık batağındayken– bu Nobel gelmiş oldu. Öte yandan Acemoğlu ve ortakları Batı bu krizin dibindeyken bile “Avro-Amerikan modeli hâlâ tek modeldir” dedikleri için kitapları ana-akımcılarca bestseller yapılıp ayakta alkışlandığı gibi, tam da mevcut tüm eşitsizlikleri normalleştiren bir Avrupa-merkezciliği benimsedikleri için emperyalizm çağındaki Avrupa-merkezciliğin sembolik “kurumsal” kalelerinden Nobel’i bu üçlüye vermeleri çok normal, çok isabetli addedilebilir.
Meseleyi biraz daha kabalaştırarak toparlayalım. Acemoğlu, Johnson ve Robinson pekâlâ 500’er sayfalık kitaplar yazmak yerine, İstanbul’daki bir mahallenin Asım Abisi gibi kestirmeden gidip, “Zengin neden zengin, fakir niye fakirdir; biz size söyleyelim: Çünkü fakir, çalmasını iyi beceremediği için fakirdir!” de diyebilirlerdi. Sözün özü; çalmayı iyi becereni kanla, kırbaçla British Museum’u, Royal Academy’i, Oxford-Cambridge’i yaratmış; iyi beceremeyenlerden örneğin Zimbabwe diktatörü Robert Mugabe de paraları yatıra yatıra tropik desenlerle süslü fiyakalı gömleklere yatırmış görünmektedir. Ve bu çok normal karşılanmalıdır, zira 2024 Nobel Ekonomi Ödülünün sahiplerine göre Zimbabwe’de politik ve ekonomik kurumsallık yoktur, olmamıştır ve olmayacaktır. Bir durup düşünelim, neden acaba?