ABD’nin İran’a olası doğrudan askerî bir saldırı düzenlemesi durumunda, çatışmanın tek bir cephede sınırlı bir savaş olarak sürmesi ihtimali son derece düşüktür; böyle bir hamle, Ortadoğu’nun siyasal mimarisini sarsacak, ittifakları gevşeten ve kırılgan dengeleri zorlayan çok katmanlı bir kırılmaya yol açacaktır. Başka bir ifadeyle bu hamle, Ortadoğu’nun bütün siyasal mimarisini yerinden oynatır, ittifakları çözen ve kırılgan dengeleri altüst eden bir kırılma yaratır. Böyle bir saldırının ilk etkisi, çatışmanın merkezinin hızla yer değiştirmesi neden olur. ABD, büyük bir olasıkla İran’ın nükleer ve füze altyapısını, Devrim Muhafızları’nın komuta merkezlerini ve savunma ağlarını hedef almalı olasılığı çok yüksek . İran ise bu saldırıya klasik, simetrik bir savaşla karşılık vermeye yeltenmez. Tahran’ın asıl gücü, yıllar içinde kurduğu bölgesel ağda saklıdır. Bu nedenle karşılık, doğrudan İran topraklarından değil; Lübnan’dan, Irak’tan, Suriye’den ve Yemen’den yükselir. Savaş, bir devletler arası çatışma olmaktan çıkar, bölgeye yayılmış çok cepheli bir hesaplaşmaya dönüşür.
Bu olasılıkta İsrail, çatışmanın merkezî aktörlerinden biri hâline gelir; nitekim İsrail’in arzuladığı tablo da tam olarak budur. İran’ı varoluşsal bir tehdit olarak gören Tel Aviv yönetimi, ABD’nin saldırısını kendi güvenliği açısından tarihsel bir fırsat olarak okur. İran’a ve İran bağlantılı güçlere yönelik operasyonları genişletir; Lübnan, Suriye ve Gazze hattı eşzamanlı biçimde gerilir. Böyle bir gelişme İsrail’i güçlendirebilir de zayıflatabilir de; fakat onu eşzamanlı ve çok katmanlı bir baskı alanına sokacağı kuşku götürmez. Dolaysıyla İsrail’in son yıllarda Arap dünyasıyla kurmaya çalıştığı normalleşme hattı çöker; Filistin meselesi yeniden bölgesel krizin kalbine yerleşir.
Öte yandan Körfez ülkeleri içinse bu senaryo, güvenlikten kırılganlığa geçiş anlamına gelir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar, ABD üslerine ev sahipliği yaptıkları için fiilen çatışmanın dolaylı parçası hâline gelir. İran, bu ülkelere doğrudan ve topyekûn bir karşılık vermeyebilir; fakat petrol tesislerini, limanları, deniz ticaret yollarını ve dijital altyapıyı hedef alan asimetrik hamlelerle yanıt verme ihtimali oldukça yüksektir. Böyle bir tabloda Körfez, uzun süredir pazarladığı ‘istikrar adası’ imajını yitirir. Enerji piyasaları sarsılır, petrol fiyatları sıçrar ve küresel ekonomi, Ortadoğu merkezli yeni bir dalgalanmayla yüzleşir.
Böyle bir dalgalanma gerçekleşirse, kırılganlık ilk olarak Irak ve Suriye’de görünür. Çatışmanın yarattığı basınç, en zayıf devlet yapılarını hedef alır. Irak’ta ABD üsleri hedef olurken, Şii milis gruplar güç kazanır; Bağdat’ın merkezi otoritesi daha da zayıflar. Ülke, bir devlet olmaktan çok, farklı güçlerin çarpıştığı bir cepheye benzemeye başlar. Suriye’de ise İran bağlantılı güçlerle İsrail arasındaki gerilim tırmanır; hava saldırıları artar, ülke bir kez daha büyük güçlerin hesaplaşma sahası hâline gelir. Yemen ve Kızıldeniz hattı da bu krizin küresel boyut kazandığı alanlardan biri olur. İran’a yakın Husiler, Suudi Arabistan ve BAE’ye yönelik saldırılarını artırırken, Bab el-Mendeb ve Kızıldeniz’de ticari gemileri hedef almaya başlar. Bu, yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu yaratmaz; Avrupa ile Asya arasındaki ticaret damarlarını zedeler. Navlun fiyatları yükselir, sigorta maliyetleri artar, küresel enflasyon yeni bir ivme kazanır. Ortadoğu, artık sadece kendi krizlerini değil, dünyanın ekonomik sarsıntılarını da üreten bir merkez hâline gelir.

