Bir Parlamento Her Daim Yasa Çıkarmalı Mıdır?

Türk parlamenter siyasetin en büyük yanılsamalarından biri belki de ilerlemenin ve düzenin “daha çok yasa” ile mümkün olduğu inancıdır. Parlamentolar bugün, toplumsal sorunlara çözüm üretmekten ziyade, birer metin üretim merkezine dönüşmüş durumdadır. Bu bağlamda, “Parlamento gerçekten her daim yasa çıkarmalı mıdır?” sorusu, ilk anda teknik ve hatta bürokratik bir verimlilik tartışması gibi görünebilir. Meclis ne kadar çalışıyor, kaç kanun çıkarıyor, ne kadar hızlı çıkarıyor, gündemi ne kadar dolduruyor. Oysa bu soru, dikkatle ele alındığında, modern siyasetin en temel gerilimlerinden birini açığa çıkarır. Oysaki dünyadaki çoğu ülkenin (Türkiye, ABD, Fransa gibi) “Anayasa” adını taşıyan, devletin temel kurallarını belirleyen tek bir ana belgesi vardır. İngiltere’de ise böyle tek bir belge yoktur. Buna “yazılı olmayan anayasa” denir ancak bu kuralların hiçbir yerde yazmadığı anlamına gelmez. Anayasal kurallar, parlamento yasaları, mahkeme kararları, anlaşmalar ve yüzyıllardır süregelen gelenekler arasında dağılmış haldedir. Parlamentoların amacı toplumsal hayatı sürekli yeni metinlerle düzenlemek midir, yoksa ortak hayatın aklını ve meşruiyetini koruyacak bir “müzakere düzeni” kurmak mı? Başka bir deyişle mesele, parlamentonun gündelik performansından önce, parlamentonun “ne olduğuna” ve “ne için var olduğuna” dair felsefi bir sorgulamadır.

Günümüzde parlamentolar, toplumsal sorunları müzakere ederek sağaltan birer “hikmet kürsüsü” olmaktan ziyade, teknik metinler üreten ve her gün yeni bir normu hayatımıza dahil eden adeta birer “yasa fabrikasına” dönüşmüş durumdadır. Parlamenter gelenek, kökenini Fransızca’daki “parlement” ve onun da temelindeki “parler” yani “konuşmak” eyleminden alır. Bu etimolojik kök, kurumun ontolojik varlık sebebini ilan eder. Burası, her şeyden önce bir “kelam” kürsüsüdür. Aristotelesçi anlamda logos‘un, yani akılcı sözün kamusal alanda tecelli ettiği, farklı fikirlerin, çatışan çıkarların ve toplumsal arzuların “ortak iyi” arayışında çarpıştığı bir müzakere alanıdır. Ancak tarihsel süreçte, parlamentonun “konuşma” işlevi, “kanun yapma” işlevinin gölgesinde kalmıştır. Kanun, bir devletin yasama organı tarafından kabul edilen, bireylerin ve kurumların uyması gereken, toplum düzenini sağlayan yazılı kurallar bütünüdür. Bu metinlerin asıl ve esas manası, onların birer “yasa” olmasından değil, halkın iradesini yansıtmasından gelir. Türkiye’de bu irade, 1 Kasım 1831’de 2. Mahmud zamanında yayınlanmaya başlayan Takvim-i Vekayi ile başlayan, ardından Ceride-i Resmiye ve bugünkü Resmî Gazete ile devam eden 195 yıllık bir resmi duyuru geleneğinin mirasıdır. Bu süreç, aynı zamanda devletin toplum üzerindeki düzenleyici elinin sistemleşmesidir. Ancak bu düzenleme arzusu, zamanla bir “yasama hiperaktivitesine” dönüşerek, parlamentonun asıl ödevi olan “müzakere ve denetleme” işlevini yutma noktasına gelmiştir.

Temsil fikrinin Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişindeki o ince sızı, kelimelerin ruhunda da gizlidir. Arapça kökenli “Meb’us” kavramı, “gönderilmiş kişi” demektir ve temsilin bir “emanet” olduğu fikrini yansıtır. Mebus, halkın vicdanını başkente taşıyan bir elçidir. Cumhuriyet dönemiyle yerleşen “Milletvekili” kavramı ise egemenliğin doğrudan millete ait olduğu bir sistemde, temsilcinin bu egemenliğin “vekil” sıfatıyla hareket ettiğini vurgular. Ancak her iki tanımda da vurgu “temsil” üzerinedir. Parlamento her daim yasa çıkarmaya odaklandığında, temsilci bir “irade sahibi” olmaktan çıkıp, bürokratik bir sürecin teknik dişlisine dönüşme riskiyle karşı karşıya kalır. İstatistiksel veriler, bu “yasama hiperaktivitesini” çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır. 2002 yılından bu yana TBMM toplam 2 bin 754 düzenlemeyi yasalaştırmış, son Karayolları Trafik Kanunu ile bu sayı 2 bin 755’e ulaşmıştır. Daha çarpıcı olanı ise bu üretimin süratidir. TBMM’de bir kanunun ortalama kabul süresi 20,6 takvim günü iken, bu süre Fransa’da 305 gün, Birleşik Krallık’ta ise 294,5 gündür. Burada bir başka ilginç istatistik de şudur; Yasanın kalitesi ile bir teklifin yasalaşma süresi arasında bir ilişki bulunmaktadır. Yasalaşma süresi, bir teklifin TBMM Başkanlığına sunulduğu tarih ile Genel Kurulda kabul edildiği tarih arasındaki süre olarak tanımlanır. 2002 yılında bir teklifin TBMM’ye sunulmasından sonra komisyon ve Genel Kurul aşamalarını tamamlayarak kanunlaşması ortalama 121 gün sürmüş; 2012 yılında bu süre 48,57 güne inmiş; 2022 yılında ise 22,85 güne kadar düşmüştür. Bu devasa hız farkı, “müzakere”nin yerini “hızlı onaya” bıraktığını göstermektedir. Dahası kanunlar, Anayasa’ya uygun olmak zorundadır, Anayasa’nın üzerinde bir hukuki değer taşımaz. Bu tanım, ilk bakışta hepimizin bildiği bir temel bilgiyi tekrar ediyor gibi görünse de tartışmamız açısından çok kritik bir sonucu vardır. Kanun, nihayetinde bir araçtır. Toplum hayatının belirliliğini sağlamak, hakları güvenceye almak, çatışmaları çözmek için kullanılan bir araç. Araçların kaderi ise şudur. Amaçla bağlantısı koparsa, hatta amaç yerine geçerse, artık işlev üretmekten çok yük üretir.

Bu yazı, tam da bu yüzden, parlamentonun “her daim yasa çıkarması” fikrini iki düzeyde sorgulayacaktır. Birinci düzeyde, felsefi ve düşünsel bir arka plan kurulacak. Kanun nedir, temsil nedir, müzakere neden önemlidir, hukuk güvenliği nasıl korunur, norm çoğalması nasıl bir siyasal mantık üretir? İkinci düzeyde ise, kurumsal ve tarihsel bağlam ele alınacak. Türkiye’nin parlamento geleneğinin 1876’dan bu yana yaklaşık 150 yıllık bir anayasa ve parlamento tecrübesi, 1923’ten bu yana 103 yıllık Cumhuriyet tarihi ve 1950’den bu yana 76 yıllık çok partili deneyimi, bu tartışmanın hangi koşullarda şekillendiğini anlamaya yardım edecektir. Meclis’in toplantı yeter sayısı (600 milletvekilinde 200) ve karar yeter sayısı alt sınırı (151) gibi mekanizmalar ise, “yasa çıkarma” işinin salt bir siyasi irade gösterisi değil, belirli meşruiyet eşiklerine bağlı bir işlem olduğunu hatırlatacaktır.

“Mebus”tan “Milletvekili”ne Yasamanın Ahlâkî Anlamı

Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere mebus, Arapça kökenli “gönderilmiş kişi” demektir. Burada temsil, halkın bir kişiyi göndermesi üzerinden bir emanet fikri taşır. Milletvekili ise “millet” + “vekil” birleşimidir, millet adına yetki kullanan temsilci. Burada vurgu, egemenliğin doğrudan millete ait olduğu ve temsilcinin bu egemenliğin vekâletini taşıdığı fikridir. Bu etimolojik fark, siyasal rejimin dönüşümünü yansıtır. Osmanlı monarşik temsil sisteminden Cumhuriyet’in ulusal egemenlik temelli sistemine geçiş. Peki bu, “her daim yasa yapma” tartışmasına nasıl bağlanır? Temsilcinin işi sadece metin geçirmek değildir. Temsilci, halk adına düşünür, tartışır, gerekçelendirir, iktidarı denetler, kaynak tahsisini bütçe üzerinden şekillendirir, kimi zaman da “yasa yapmama” erdemini gösterir. Ancak pratik uygulamada ise Meclisin denetim faaliyeti istenilen seviyede değildir. Araştırma komisyonlarının hazırladığı raporlar ciddiye alınmamakta, komisyonlar eliyle kamu kurumları üzerinde kurulması gereken denetim mekanizması etkin biçimde işletilememektedir. Bu bağlamda, “Mebus”un “gönderilmiş” olması, temsilciye şu etik sorumluluğu yükler. Halk seni yasa çoğaltmak için değil, adalet duygusunu ve ortak aklı kurumsallaştırmak için gönderdi. “Milletvekili”nin “vekil” olması da şu sorumluluğu doğurur. Vekil, asilin (milletin) hayatını karmaşıklaştıracak gereksiz metinler üretme hakkına sahip değildir, vekâleti, ölçülülük ve ihtiyat gerektirir.

Parlamentonun “Yasadan Büyük” İşleri; Denetim, Bütçe, Temsil, Kamusal Akıl

Parlamentoyu yalnızca “yasa çıkaran” bir makine gibi görmek, onun devlet içindeki asıl denge rolünü görmezden gelir. Parlamentonun yasa yapma dışında da hayati fonksiyonları vardır. Denetim: Yürütmenin faaliyetlerini izlemek, sorgulamak, görünür kılmak. Bütçe: Siyasi tercihler, en açık şekilde bütçede somutlaşır. “Hangi hizmete ne kadar kaynak ayrıldı?” sorusu, çoğu zaman kanun tartışmasından daha belirleyicidir. Temsil ve sembolik meşruiyet: Toplumun farklı kesimleri kendini orada görür, bu, siyasal birliğin psikolojik temelidir. Kamusal akıl üretimi: “Parlement” ruhu burada doğar. Konuşmak, gerekçelendirmek, ikna etmek, itirazı ciddiye almak. Eğer parlamento kendini “her daim yasa çıkarma” zorunluluğuna hapsederse bu fonksiyonlar zayıflar. Elbette bazı dönemlerde yoğun yasama kaçınılmazdır. Yeni bir anayasal düzen kuruluyorsa, büyük bir reform paketi gerekiyorsa, ekonomik/finansal krizlerde hızlı düzenleme gerekiyorsa, afet sonrası yeniden inşa hukukuna ihtiyaç doğuyorsa, AB uyum süreci gibi kapsamlı dönüşümler yürüyorsa -ki Ak Parti’nin ilk dönemi 914 yasa ile en çok kanun çıkardığı dönemdir- bu tür dönemlerde “yasa faaliyeti” doğası gereği artar. Buradaki ölçüt şudur. Yoğun yasama bir ihtiyaçtan mı doğuyor, yoksa “faaliyet görüntüsü” üretme arzusundan mı?

TBMM Genel Kurulu’nun 28’inci Dönemde toplantı yeter sayısı bulunamadığı için 35 kez, karar yeter sayısı bulunamadığı için 4 kez kapanmış olması, “parlamento gerçekten her daim yasa çıkarmalı mıdır?” tartışmasını bambaşka bir yerden yakalar. Bazen mesele “çok yasa” ya da “az yasa” değildir, parlamentonun bizzat varlık şartı olan “hazır bulunma” ve “temsil” pratikte aksıyordur. Yani soruyu şu biçimde keskinleştirebiliriz. Parlamento yasa çıkarmalı mı tartışmasından önce, parlamento gerçekten ‘parlamento’ gibi işliyor mu?

Milletvekilleri Neden Gelmiyor?

Milletvekili davranışı, -tabii ki tamamı değil- ahlâkî çağrılardan çok teşvik yapısına cevap verir. Siyaset, yalnızca iyi niyetle değil, “hangi davranış ödüllendiriliyor?” sorusunun verdiği cevapla da akar. Eğer bir milletvekili için Genel Kurul’da bulunmak siyasi getiri üretmiyorsa, kameraların, medyanın, parti içi güç dengelerinin ödüllendirdiği şey başka yerdeyse, parti liderliği gözünde “sadakat” ve “saha performansı” Genel Kurul’daki varlıktan daha değerliyse, o zaman “gelmemek” zamanla rasyonel bir stratejiye dönüşür. Bu rasyonellik, demokratik açıdan zararlı mıdır sorusunu -analistlere havale edip- siyasetin çıplak diliyle anlatırsak insanlar çoğu zaman “doğru” olanı değil, “ödüllendirilen”i yapar. Bu yüzden 35 kez toplantı yeter sayısı bulunamadığı için kapanan bir Genel Kurul, tek tek milletvekillerinin kusurundan çok, parlamenter çalışmanın itibarını ve getirilerini düşüren bir teşvik mimarisinin işaret fişeğidir.

Parlamento, özünde müzakere kurumudur. Fakat parlamentonun çalışma iklimi, pratikte “konuşma”yı değersizleştirip yalnızca “geçen metin”i yüceltiyorsa, şu psikoloji oluşur. “Benim orada bulunmam bir şeyi değiştirmiyor.” Bu duygu, muhalefet açısından “zaten çoğunluk ne derse o olacak” hissiyle, iktidar açısından da “zaten parti kararı belli, ben olmasam da geçer” rahatlığıyla büyür. Böylece Genel Kurul, temsilin canlı sahnesi olmaktan çıkar, bir tür formaliteye indirgenir. Formaliteye indirgenen yerde ise varlık azalır. Burada paradoks şudur. Parlamento, “yasa çıkarmayı” hızlandırdıkça, “konuşmayı” anlamsızlaştırabilir, konuşma anlamsızlaştıkça katılım düşer, katılım düştükçe Meclis kapanır, Meclis kapandıkça yasama da aksar.  Mebus “gönderilmiş kişi”dir, emanet taşır. Milletvekili “vekil”dir, millet adına konuşur ve yetki kullanır. Vekâletin ruhu “oradaki irade”dir. Fakat uygulamada milletvekili, çoğu zaman vekâletin öznesi olmaktan çıkıp kararın taşıyıcısı haline gelirse -yani karar başka yerde olgunlaşıp Meclis’e “onay” için geliyorsa ki milletvekilleri yasa yapım sürecinin bir parçası demek çok güç. Kanun tekliflerinin bakanlıklardan geldiği artık bilinen bir durum vekiller ancak imzalamakla yetiniyor. Komisyonlar ya da Genel Kurul’da metinler ya hiç ya da çok az değişiyor, bu durum da milletvekillerinin ister istemez sürece olan ilgisini azaltıyor- Genel Kurul’un anlamı azalır. Anlam azaldığında varlık da azalır. Bu, muhalefetin “nasıl olsa geçmeyecek” umutsuzluğu ile iktidarın “nasıl olsa geçecek” rahatlığıdır. İki uç duygu, aynı sonucu üretir. Boş sıralar.

Boş sıralar, nihayetinde bir temsil krizi görüntüsüdür. Çünkü temsil, sadece sandık günü kurulmaz, temsil, her oturum yeniden kurulur. “Mebus”un “gönderilmiş kişi” oluşu tam burada anlam kazanır. Gönderilmiş olan, gönderildiği yere gitmiyorsa, emanet askıda kalır. “Milletvekili”nin “vekil” oluşu da burada sertleşir. Vekâlet, vekilin hazır bulunması ile işler, aksi halde vekâlet, kâğıt üzerindeki bir unvana döner. Ve sessizlik, rejim için basit bir boşluk değildir, sessizlik, yürütmenin sesini büyütür. Parlamento zayıfladıkça, kararların ağırlık merkezi Meclis dışına kayar. Bu kayış, demokrasi açısından en riskli kayışlardan biridir.

Sonuç

Toparlamak gerekirse, parlamentonun asli fonksiyonunun kesintisiz bir “yasa üretim bandı” gibi çalışması olduğu düşüncesi, modern siyasetin en tehlikeli yanılsamalarından biridir. Bir parlamento her daim yasa çıkarmalı mıdır? Bu soruya verilecek felsefi ve siyasal cevap, güçlü bir “Hayır”dır. Zira parlamentonun başarısı, Resmî Gazete sütunlarını ne kadar çok doldurduğuyla değil, toplumsal vicdanı ne kadar temsil edebildiği ve yürütme erkini ne kadar etkili denetleyebildiğiyle ölçülür. 150 yıllık anayasal mirasımız ve 103 yıllık Cumhuriyet tecrübemiz ışığında görülmektedir ki, “yasama enflasyonu” adını verdiğimiz durum, hukukun kalitesini artırmak bir yana, vatandaşın hukuk güvenliğini zedelemektedir. Bir yasanın Fransa veya Birleşik Krallık örneklerinde olduğu gibi yaklaşık bir yıl (300 gün) boyunca tartışılması bir “yavaşlık” değil, bir “olgunlaşma” sürecidir. 20 günde kabul edilen bir metin teknik bir talimatname iken, bir yılda müzakere edilen metin toplumsal bir sözleşmedir. Bu bağlamda parlamentonun “konuşma” işlevi, sayısal üretim işlevinden çok daha hayatidir. Eğer parlamento sadece yasa çıkaran bir mekanizmaya dönüşürse, orada Mebus’un o kadim “gönderilmiş olma” sorumluluğu kaybolur.

Sonuç olarak, güçlü bir parlamento, olması gerektiği ölçüde yasa çıkaran ama çıkardığı her yasayı en geniş toplumsal mutabakatla ve en derin müzakereyle hayata geçiren parlamentodur. Parlamentonun asıl ödevi, toplumu yasalarla boğmak değil, mevcudu denetlemek, adaleti tesis etmek ve her şeyden önemlisi, o kürsüden milletin sesini “konuşarak” duyurmaktır. Kelamın onuru, metnin tahakkümünden kurtarıldığında, parlamento, isminin hakkını vererek yeniden bir “konuşma ve uzlaşma yeri” olacaktır. Parlamento vardır, çünkü toplum tek sesli değildir. Farklı sınıflar, farklı çıkarlar, farklı değerler, farklı yaşam biçimleri, farklı korkular ve beklentiler aynı ülkenin içinde yan yana durur. Devletin tek doğruyu buyuran bir irade gibi davranmaması, bu çoğulluğu taşıyabilecek bir kurumsal zemin kurması gerekir, bu da sağlıklı ve hikmetli müşâvere eden bir parlamentodur.

 

Kaynakça

Türkiye Büyük Millet Meclisi. Türkiye Büyük Millet Meclisi Resmî İnternet Sitesi. Erişim adresi: https://www.tbmm.gov.tr/

Bardakçı, M. (2020). Meclis’in bundan 100 sene önce kabul ettiği ama saklı kalan 205 adet kanun Cumhurbaşkanlığı tarafından… Habertürk. Erişim adresi: https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/3027602-meclisin-bundan-100-sene-once-kabul-ettigi-ama-sakli-kalan-205-adet-kanun-cumhurbaskanligi-tarafinda

Bianet. (2022). TBMM’de son bir yıl AKP dışında hiçbir siyasi partinin kanun teklifi kabul edilmedi. Erişim adresi: https://bianet.org/haber/tbmm-de-son-bir-yil-akp-disinda-hicbir-siyasi-partinin-kanun-teklifi-kabul-edilmedi-265765

Doğruluk Payı. Kanun meclisten geçti: Yasalar nasıl yapılır? Erişim adresi: https://www.dogrulukpayi.com/bulten/kanun-meclisten-gecti-yasalar-nasil-yapilir

Nişanyan Sözlük Parlamento. Erişim adresi: https://www.nisanyansozluk.com/kelime/parlamento

Esen, S., & Yeşilırmak, B. (2023). Karşılaştırmalı anayasa hukukunda ve Türkiye’de torba kanun (Omnibus law in the comparative constitutional law and Turkey). Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 72(2), 643–690.

Ramazan Selçuk
Ramazan Selçuk
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olmuştur. Üniversite eğitimi süresince ve sonrasında çeşitli vakıf ve derneklerin gençlik yapılanmalarında aktif görevler üstlenmiştir. Avrupa Birliği destekli projeler kapsamında Finlandiya ve Romanya’da gönüllü çalışmalar gerçekleştirmiştir. 2020-2023 yılları arasında aktif olarak siyasi faaliyetlerde bulunmuştur. Uluslararası ilişkiler, diplomasi ve iletişim stratejileri alanlarına ilgi duyan Selçuk, hâlihazırda dış politika danışmanlığı görevini sürdürmektedir. Evli olan Selçuk, akademik çalışmalarına Kapadokya Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Araştırma Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi programında devam etmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Afrika Boynuzu ve Kavramlar: Somali, Somaliland, Husiler ve İsrail

Afrika Boynuzu, modern uluslararası sistemin hem coğrafi hem de siyasal anlamda en kritik kırılma hatlarından birini oluşturmaktadır. Kızıldeniz,...

Kültürel İktidar, Toplumsal Hafıza ve “Gassal” Dizisi

Doğrusu, bu satırların temelini oluşturan yazı bir süredir zihnimdeydi, hatta dizinin yeni sezonu başladığında bu değerlendirmeyi ilgili kuruma...

Yavru Vatandan Siyasi Özneye, ‘Anavatan’ın Gölgesinde Siyaset ve Seçim

Kıbrıs Adası, tarih boyunca Akdeniz’in doğusunda, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında stratejik bir konumda yer almıştır....

Trump’ın Gazze Planı Bir Sevr Dayatması Mı?

Orta Doğu’da Filistin-İsrail çatışması, yüzyılı aşkın süredir uluslararası siyasetin en karmaşık ve en kanlı krizlerinden biri olmuştur. Bu...

Güney Kafkasya’da ABD’nin Yükselişi, Rusya’nın Zayıflaması ve Türkiye’nin Rolü

Güney Kafkasya, tarih boyunca farklı imparatorlukların ve küresel güçlerin çıkar çatışmalarının kesişim noktası olmuş, coğrafi konumu itibarıyla Avrupa...

2025 Kaliforniya Krizi Bağlamında Amerikan Federalizminin Sınavı

Amerika Birleşik Devletleri, federal bir sistem üzerine inşa edilmiş olup, eyaletlerin belirli ölçüde özerkliğe sahip olduğu bir yönetişim...

Şapel ve Duman: Papalık Seçiminin Kültürel Okuması

Katolik Kilisesi, sadece dünyanın en yaygın dini inanç sistemlerinden biri değil; aynı zamanda kültürel, siyasi ve tarihsel bakımdan...

Sempozyumun Bir Dinleyici Gözünden Değerlendirilmesi

“Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım.” -Oscar Wilde “Ayrışmadan Uzlaşmaya: Demokrasiyi Yaşatmak ve Güçlendirmek” Sempozyumu’nun Bir Dinleyici Gözünden Değerlendirilmesi...