“Winter is coming.” Meşhur Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisinde bu cümle ilk söylendiğinde bir tehdit değil, bir uyarıydı. Gürültü koparmıyordu; panik yaratmıyordu. Sadece şunu hatırlatıyordu: hazırlıksız yakalananlar hayatta kalamaz. Dizideki Stark Hanesi için bu söz bir slogan değil, bir yönetim ilkesiydi. Kışın gelip gelmeyeceği değil, geldiğinde kimin ayakta kalacağı önemliydi.
Bugün Avrupa Birliği ile Türkiye arasındaki fark tam da burada ortaya çıkıyor: biri kışın ne zaman geleceğini tartışıyor, diğeri kış gelmeden sobayı kuruyor.
“Kış geliyor.” Ayrıca bir tehdit değil, kurt refleksidir. Bu söz, tesadüf değildir: Stark Hanesi’nin sembolü de direwolf (ulu kurt)tur. Kurt kışı durdurmaya çalışmaz; kışa göre değişir. Tehlikeyi erken sezer, gürültü yapmadan hazırlanır, enerjisini korur ve sürüsüyle birlikte doğru zamanı bekler. Gücünü sergilemek yerine dayanıklılığını optimize eder. Bu refleks, kriz gelmeden pozisyon alan, sloganla değil disiplinle hareket eden bir devlet aklının metaforudur.
Buna karşılık Avrupa Birliği uzun süre aslan refleksiyle hareket etti. Aslan gücünü görünürlükten alır; kükreyerek caydırır, alanını göstererek hükmeder. Bolluk ve istikrar dönemlerinde bu refleks etkilidir. AB de yıllarca norm koyarak, değerler üzerinden konuşarak ve yaptırım tehdidini caydırıcılık sayarak hareket etti. Sanayi devriminin mirasını yediler. Ancak kış geldiğinde aslan refleksi yetersiz kalır. Çünkü kış, gösteriyi değil dayanıklılığı; söylemi değil refleksi; hızdan çok zamanlamayı sınar.
Bu jeopolitik tabloyu tamamlamak için metaforları genişletebiliriz. Rusya ayıdır: kaba kuvvetlidir, uzun kışlara alışkındır, alan tutar ve geri çekilse bile vazgeçmez. ABD kartaldır: yukarıdan görür, uzaktan vurur; teknoloji, finans ve kültürle hava üstünlüğü kurar, sahaya inmeden yönlendirir. Çin ise ejderhadır — Doğu’nun ejderhası: sabırlı, uzun vadeli ve sarmalayıcıdır; gücünü hızdan değil bekleme kapasitesinden alır, zamanı kendi lehine yönetir. Zaman uzun zaman bizim der.
Lakin, kışın herkes kendi doğasına döner; mesele kim olduğumuz değil, hangi mevsimde nasıl davrandığımızdır.
“Kış geliyor.” artık bir metafor değil; jeopolitik, ekonomik ve teknolojik düzlemde somut bir tespit. Dünya, son yüz yıldır takındığı maskeleri indiriyor ve tahsilat sürecine giriyor.
Sistem, Hız ve Sorumluluk
Türkiye yaklaşık sekiz yıl önce yönetim sistemini değiştirdi. Yeni mimari, hızlı karar alma, gücün konsolidasyonu ve sorumluluğun merkezileşmesi üzerine kuruldu. Bu, güven ve özgüven temelli subjektif karar riskini artırdı; ama aynı anda kritik bir kapıyı açtı: sorumluluktan kaçamama.
Halkın seçimine mazhar olan kişi yalnızca kendi kararlarından değil, atadığı herkesin yaptıklarından da sorumlu. Strateji de sonuç da aynı haneye yazılıyor. Bürokratik dağılmanın aksine, başarının da başarısızlığın da sahibi net.
Her sistemin girdileri ve çıktıları vardır. Türkiye’de yeni sisteme geçişten sonra tartışma çoğunlukla çıktılar üzerinden yürütüldü. İstenmeyen sonuçlar görüldüğünde sistemin topyekûn reddi konuşuldu; oysa esas soru girdilerin doğruluğu idi. Yanlış girdilerle test edilen bir sistemden doğru çıktılar beklemek mümkün değil. Doğru yaklaşım, girdileri değiştirerek sistemi sınamak; hâlâ istenen sonuçlar üretmiyorsa o zaman sistemi tartışmak veya revise etmekti.
Niyet mi, Zamanlama mı?
Yıllarca bu yönetim sistemini lokal ihtiyaçların, iç politik reflekslerin ürünü olarak okuduk. Savunma Sanayinideki atılımıda bu lokal motivasyonların devamına bağladık. Bugün bizi durduran ve birleştiren şey, hamlenin niyetinden bağımsız olarak zamanlamasının doğru çıkmış olma ihtimali. Bunu kabul etmek, geçmiş anlatıları revize etmeyi ve bugünün sorumluluğunu üstlenmeyi gerektiriyor.
Strateji her zaman baştan kusursuz bir büyük plan olarak yapılmaz. Kimi hamleler krizle, zorunlulukla, zamanla geliştirilmiş ağlarla, deneyimle ve sezgiyle atılır; anlamını yıllar sonra kazanır. Zor olan, “teorik olarak kusurlu ama tarihsel olarak zamanında” yapılan hamleleri kabul etmektir.
Devletler yetkiyle yönetilir, yetkeyle inşa edilir.
Dünya Maskeleri İndirirken
Bugün dünya siyaseti yumuşak güç anlatılarını bir kenara bıraktı. ABD, kültürel yayılmayı bir abonelik modeline çevirdi: önce bedava—değerler, söylemler, normlar; sonra aylık ödeme—yaptırımlar, ticaret kuralları, savunma yükümlülükleri ve teknoloji kısıtları. İnternet iş modellerinden farklı değil: freemium önce, tahsilat sonra.
Bu güç mücadelesinde Erdoğan’ın, Trump–Putin–Xi Jinping üçgeninde adının geçmesi tesadüf değil. Ne tam Doğu’ya ne tam Batı’ya yaslanan; kriz anında karar alabilen, risk alabilen ve gerektiğinde yön değiştirebilen bir devlet refleksinin sonucu.
Avrupa Birliği’nin Yapısal Sessizliği
Avrupa Birliği’nin Maduro örneğinde ya da Grönland’da veya ileride Tayvan’da ne diyeceğini bilememesi bir tercih değil, yönetsel bir zorunluluk. Bu, karar eksikliğinden ziyade karar üretemeyen bir yönetişim mimarisi sorunu.
AB’de etki alanı birlik düzeyinde; yetki ve veto ise üye devlet düzeyinde. Sonuçtan herkes etkileniyor ama kararın bedelini üstlenecek tek bir irade yok. Dış politika ve güvenlikte oybirliği ve “en düşük ortak payda” arayışı, sistemi stratejik felce sürüklüyor. Karar, en cesurun hızında değil; en çekingenin temposunda alınıyor.
Buradaki sessizlik stratejik değil, yapısal. Karar alabilecek güç varken susmak başka; konuşacak ortak irade olmadığı için susmak başka. AB çoğu zaman bu kararsızlığı “itidal” ve “denge” olarak pazarlıyor. Oysa bu, kararsızlığın makyajı.
AB bir devlet değil; fakat devlet gibi davranmak istiyor. Ekonomik bir dev ve güçlü bir norm üreticisi olmasına rağmen, kriz anlarında hız, belirsizlikte risk alma ve alınan kararın siyasal sorumluluğunu üstlenme reflekslerinden yoksun. Hatasız olma hedefi, zamanla karar almaktan kaçınan bir yapıyı besledi.
Belki de Avrupa Birliği bu açığı, siyaseten konuşamadığı yerde “kurumlar” üzerinden konuşarak kapatmaya çalıştı. Nobel gibi sembollerle, fiilî güç kaybını ahlaki otoriteyle telafi etme arayışına girdi.
Arena Açıldı
Bu mekanizma ile kışı ancak üç şart birlikte sağlandığında atlatabiliriz: güçlü liderlik, kurmay akıl ve kapsayıcı, kucaklayıcı bir siyasal dil. Liderlik yönü belirler; kurmay akıl hatayı minimize eder; kapsayıcılık ise toplumsal meşruiyeti ve sürekliliği sağlar.
Bu üçlünün eksik olduğu çevre ülkelerin durumuna bakmak yeterli. Güçlü liderliği olup kurmay aklı olmayanlar stratejik hatalarda boğuluyor. Kurumsal kapasitesi olup liderliği olmayanlar karar alamıyor. Kapsayıcılığı olmayanlar ise ilk krizde içe çöküyor.
Ancak bu mekanizmanın ölçeklenmesi yetkiyle değil, yetkeyle mümkündür. Yetki dağıtılabilir; yetke inşa edilir. Bu yüzden kurumlarımızda hızlı karar alabilen esneyerek gelişen yapıyla yürütülmelidir. Bugün geldiğimiz noktada, liyakati büyüten bir yetkelendirme yerine, liyakata karşı işleyen bir kontrol sürecinin içindeyiz. Bu durum sistemi ileri taşımıyor; sadece bazal metabolizma düzeyinde ayakta tutuyor.
Fırsat penceresi açıkken yapılması gereken nettir: güçlü liderliğin, teknik ve ahlaki yetkeye sahip kadrolarla buluşması. Ancak o zaman sistem sadece çalışmaz; tüm gücünü kurar.
Türkiye’de soba erken kuruldu. Şimdi mesele, bu üçlüyü aynı anda çalıştırarak doğru odunu doğru zamanlamayla atmak.
AB soğukta ne yapacağını tartışıyor. Türkiye evini ısıttı.
Hangi yönetim refleksinin bu kıştan kimi çıkaracağı artık bir teori değil; sahada verilecek bir sınav.
Yetkiyle yönetilen sistemler ayakta kalır; yetkeyle yönetilenler tarih yazar. Hipotezimiz bu olmalı.
Kış geldi. Arena açık.

