‘İslamcılık öldü mü?’ diye başladım ya, devam edeyim. Sadece not düşmek adına, çünkü düşünce tartışması zemini yok artık. İfade özgürlüğünden söz etmiyorum, bunlar o alana girecek konular değil. Gündelik siyasetle ilintisi kurulabilecek, ama daha mühim, daha incelikli konular.
İslamcılık konusuna da, son zamanlarda, o cenahta bir şeyler yazılıp çizildiği için not düşmek ihtiyacı duydum. Ama ölümünü tartışmadan önce, yaşayan İslamcılık üzerine biraz daha durup düşünmek lazım. Her şeyden önce, İslamcılık modern bir ideolojidir diyoruz ya, bunu biraz daha açalım. Modern deyince, akla ilk olarak modern teknoloji kullanan İslamcılar geliyor, konu bu değil. Doğrusu ben İslamcılık açısından bu noktada bir sorun görmüyorum, teknoloji ile sorunu olan yok zaten. İkinci olarak İslamcılık milliyetçilik gibi modern bir ideoloji diyoruz, bakın bu konu daha önemli. İslamcılık modern manada bir siyasal iddia ve kimlik demek istiyoruz.
Müslüman nüfuslu coğrafyada yaşayan modern aydın, bürokrat tipi şekillenmeye başladıktan sonra, İslam ve siyaset ilişkisinin ne olacağı tartışma konusu oldu. ‘Gelenek’ icat oldu, diğer taraftan modern ‘İslam devleti’ reçeteleri yazılmaya başladı, ‘ümmet’ modern bir siyasi tanım kazandı. Dolaşıma giren kavramların çoğu da Oryantalistlerin icat ettiği kavramlar, ama şimdilik onu da geçelim.
Modern öncesi dönemlerde, İslam ve siyaset ilişkisi, ‘Uluülemr’e ittat’ten, yani sultan kimse ona sadakatten ibaretti. Hem Emevi, hem de Abbasi dönemlerinde ‘ittaat’ etmeyi reddettiği için mahpus yatan İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin ardından gelenler, yani Sünni ekolün büyük bir kısmının takipçileri ‘itaat’de karar kılmışlardı. Tıpkı, Roma’ya isyan hareketi olarak başlayan Hıristiyanlığın, zaman içinde Roma İmparatorluğu’nun resmi dini olması gibi. Bu da uzun mevzu, şimdilik geçelim. İslamcılık da, modern dönemde bir itiraz hareketi olarak doğdu, devrin en önemli İslam devleti’nin sultan-halifesine muhalefet çerçevesinde şekillendi. Doğrusu, insanlığın tarihi, isyanların, itirazların mevcut iktidar yapıları tarafından bastırılmasının tarihidir. Müslüman veya gayri müslüman doğalım sonuçta hepimiz insanız, insana mahsus zaaflar ile malulüz.
Bugün tanımlandığı haliyle de İslamcılık, özellikle Türkiye’de iktidarda olana itaati vazediyor. Hadi onu da geçtik, her yönüyle modern dünyanın bir ifadesi olduğunun farkında değil, veya olmak istemiyor. Şu aralar, İslamıcılığın beni en çok ilgilendiren boyutu bu. Ben ‘altın çağ’ düşüncesine karşı biriyim, ama velev ki, İslamcıların iddia ettiği gibi modern öncesi dönem müslüman hayatı bir nevi altın çağ, sonrası yozlaşma olsun. Bizim İslamcılar için, altın çağ, malum Osmanlı İmparatorluğu, geçmişte radikal İslamcılık bu görüşte değildi, ama artık öyle. O nedenle, bu anlayışta olanlar, geçmişte müslüman bir devlet idaresi altında ve münhasıran Osmanlı devleti devrinde İslam’ın nasıl yaşandığını tahayyül ediyorlar, merak ediyorum.
Mesela, ulema/medrese kurumunu esas alalım, dağda bayırda yaşayanların hayatını boş verelim desek bugünkü İslamcıların çoğu, medresede bir kademe alacak vukufiyette değil. Aklına esen İslam, hatta ‘gerçek İslam’ üzerine kalem oynatabiliyor. Bakın, bu çok modern bir tavır, modern eşitçilik fikrinden hareket ediyor. Sadece İslam ilahiyatından ziyade post-modern düşünürleri zikredenlerden de söz etmiyorum. Modern eşitlik, bir adım ötesinde liberal bireycilik kavramının ürünü olan, kendini ehil görme tavrından söz ediyorum.
Yıllar önce, bir yüksek lisans dersinde İslamcı öğrencilerle konuşurken, ‘bu sınıfta babası profesör olan bir arkadaşınıza özel imtiyaz sağlasak razı olur musunuz?’ diye sordum. Soruyu çok manasız buldular. ‘Osmanlı medeniyeti’nden söz edenlere bir hatırlatma yapmak istemiştim. Osmanlı devrinde, mollazadelere özel imtiyaz tanınır, diğerlerine nazaran kariyer basamaklarında daha hızlı ilerleme hakkı tanınırdı. Hatta buna, yaygın dilde, ‘beşik uleması’ denilir. Bu sıradan bir kayırma konusu değil, meşru bir haktı. Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar sadece Molla Fenari ailesi bu imtiyazdan yararlanırdı, sonra yaygınlaştı. Bu Osmanlı’ya mahsus bir nakısa da değildi, Hristiyan Batı dünyasında da aristokratların çocukları ruhban sınıfına imtiyazlı olarak katılırdı. Modern öncesi tüm toplumlar hiyerarşik anlayışla yönetilirdi, bu anlayışın kendi içinde bir mantığı da vardı. Günümüzde de ‘kütüphaneli evde büyümüş olmak’ diye dile getirilen bir düşünce tarzı. Zaten yaygın eğitim söz konusu olmadığı için aklına esen Fatih Medresesi’nde kariyer yapmayı hedeflemez, istisnai yetenekler dışında, okur yazar dar bir çevreden gelmek, zaten tabii bir yol olurdu. Benzer şekilde, ‘askeri’ yani yönetici sınıfa doğanlar, bürokrasiye imtiyazlı olarak katılırdı, “büyüyünce sadrazam olacağım” demek bir köy çocuğunun aklından geçmezdi. Parası olanın, dört minareli selatin camii inşa etme hadsizliğine girişmesi söz konusu olamazdı.
Bunlar tarihsel, toplumsal, siyasal düzenlere ilişkin konular, işin tabi bir de dini açıdan bir ‘edeb’ tarafı var. En önemlisi, itikadi olarak bir dinin inançlısı, hayatı, eşyayı, insanı inançsız birinden tümüyle farklı tanımlar, dünya görüşü buna göre şekillenir. Mesela borsacı, piyangocu olamaz, faizle geçinemez, gözü dünya malında olmaz, soyuyla övünemez. Hasta olunca tedaviyi reddetmez ama mesela çocuğu olmuyorsa, işi suni yollar içeren tıbba havale etmez, kader olarak kabul eder, ilh. Ayrıca haksızlığa göz yumamaz, hiçbir şey yapamıyorsa buğz eder, haksızlığı meşrulaştıran köşe yazılarına imza atmaz. Ben böyle düşünen, yaşayan müslümanlar tanıyorum, ama sesi çok duyulan İslamcıların hiç birinde bu özelliklere tesadüf etmedim.
Benim gördüğüm kadarıyla, bırakın iktidar/güç imtihanını, yani siyaseti, zaman, mekan, insan anlayışında inançsızlardan çok farklı olan İslamcı varsa bile çok nadir. Aklıma bir Yusuf Kaplan geliyor, o da Osmanlı devrini kutsal, hadi olmadı ‘medinetül fazıla’ mertebesine çıkarmış vaziyette. Onun için diyorum ki, biraz durup bu konularda, muhasebe, muhakeme, müzakere etsek ne iyi olur.

