Haber240’ta yazmaya başladığım gün Trump’ın Amerika’daki Başkanlık seçimini kazanmış olması, bu iki olay arasında ille de bir illiyet bağı olduğunu göstermeyebilir. Ancak, Ekopolitik’teki ilk yazımın yayınlandığı gün Trump’ın özel harekatçılarının bir baskın yaparak Venezuela Devlet Başkanı Maduro ile eşini yatağından alıp götürmesi de tesadüf addedilebilir mi, hiç emin değilim. Öyle ya da böyle, benim yazılarımla Trump’ın büyük dönemeçleri arasında şimdilik -hadi bir bağ demesek de- istatistikî bir yakınlık olduğunu iddia edebiliriz.
Pek tabii ki burada doğru ve ahlakî tutum, benim dünya halklarının yararına yazı yazmaya son vermem olabilir. Yazılarımın yayınlanmadığı dönemde, Trump’ın bütün savaşları bitirmekle övündüğü ve Nobel Barış Ödülü’nü ısrarla talep ettiği hatırlanacaktır. Ama ne olduysa benim yazmaya Ekopolitik’te döndüğümü görmesiyle oldu, haydutluğu tuttu, Birleşmiş Milletler’miş, yok Güvenlik Konseyi’ymiş, uluslararası hukukmuş falan dinlemeden hurra diye gidip adamı derdest ederek pijamalarıyla uçağa bindiriverdi.
Bu olay beni birkaç açıdan derin düşüncelere sevk etti. Evvela, birçok analistin olay gece yarısı cereyan ettiğinden ötürü mağdurların “uykuda yakalandıklarına” dair kıymetli yorumlarını gördüm. Benim aklım bu uyuma işini bir türlü almaz. Tamam, galat-ı meşhur olarak söylediğimiz “su uyur, düşman uyumaz” sözünün ilk kelimesinin aslında “asker” anlamına gelen “sü” olması, nöbetçilerin gözkapaklarının düşme tehlikesine dair daimi bir ikaz olarak görülebilirse de, şehrin bilmem kaç yerine bombalar atıldığı sırada böyle bir şeyin nasıl olabileceğini anlayamıyorum.
Dahası, bu bana, Fatih’in İstanbul’un fethi için söylenen efsaneyi çağrıştırıyor. Neymiş, gemiler karadan sürüklenmiş de, böylece Osmanlı’nın gemileri Haliç’e indirilebilmiş de… Bunu seneler önce, ilkokulda bize anlattıklarında sorgulamamıştım. Bir gün yemekte çocuklara mahsus ukalalık yapayım dedim, kalktım, fethe dair bildiklerimi anlattım. Dedem sözümü hiç kesmeden dinledi, ne de olsa doğduğunda Osmanlı vatandaşıydı, “öyle mi olmuş?” dedi, evet dedim, “yani bütün şehir deliksiz uyuyor muymuş?” diye üsteledi, gene evet dedim. Sonra beni aldı, içeri götürdü. Küçük bir odamız vardı. Oradaki yatağı işaret ederek, “şimdi bu şilteyi buradan kaldırıp bizim odaya götüreceksin,” dedi. Dedemin şilte dediği benden büyük -zaten o yaşlarda hemen her şey benden büyüktü. Naçar, peki, dedim, şilteyi indirmeye gayret ediyorum ama kıpırdatmak bile çok güç. Neyse, anneannem geldi, o da istiyor ki yemekler soğumadan yensin, “çocukcağız bu koca şilteyi kaldırabilir mi allaşkına?” dedi. İşte o zaman dedem, “insanların hiç ses çıkarmadan, şehirdeki kimsenin uykusunu bölmeden, koca gemilerle tepeleri aşıp suya indirmiş olabileceğine inanıyor musun hâlâ?” demişti. Maduro’nun Amerika’ya doğru yola çıkarıldığı esnalarda dinlediğim yorumlar bana hep çocukluğumda dedemin bana şilte taşıttığı akşam söylediklerini anımsattı.
Yani, benim anladığım, Maduro’yu korumaktan mesul olanlar üstlerini düşeni yapmamış, adamı teslim etmişler. O da çatışarak ölmekten korkmuş -oysa, mesela İstanbul’un fethinde Bizans İmparatoru XI. Konstantin, surlarda yalınkılıç çarpışırken ölmüştü. Maduro nedense senelerce sürünmeyi, hapiste kalmayı ve istiskal edilmeyi kahramanca çarpışmaya tercih etmiş.
Saniyen, askeriyenin bir ülke için ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Sonra, sağolsun, haber bülteninde, partisini değiştiren bir milletvekilinin, etrafındaki insanların şaşkın bakışlarına hiç aldırmadan elindeki mikrofona canhıraş bağırarak “başkumandanına selam durduğu” sahneyi izledim. Üstelik bu kişi, bir ay önce yine ekrana çıkıp, gene avaz avaz -bu açıdan tutarlı- geçen gün geçtiği partiye geçmesinin mevzubahis olmadığını söyleyip, bunu iddia edenleriyse müfteri ilan etmiş.
Mesleklerinin haysiyetini taşıyamayan insanların küçülüşünü izlemek güzel bir şey değil. Benim nazarımda, Venezuela’da Devlet Başkanı’nı canı pahasına korumayan asker de böyle, milletvekilliğini ucuz operetlerde bir parodi olarak yapmayı tercih eden siyaset esnafı da…
Sakallı Celal boşuna dememiş: “Meşrutiyet’i ilan ettik, olmadı. Cumhuriyet’i ilan ettik, olmadı. Bu sefer de ciddiyeti ilan etsek.”

