‘Yerliler’ ve Dürrüşehvar Sultan

Bir zamanlar ‘yerlilik’ tabiri çok popülerdi. Hatırladığım kadarı ile, seksenli yıllarda, İslamcı gençler bu isimde bir dergi çıkarmıştı. Ama bu tabirin entellektüel camiada öne çıkması doksanlı yıllarda oldu. Birikim dergisi bu başlıkla bir sayı dahi yayınlamıştı.  

Aslında mesele eski idi ve şu idi; sağ muhafazakar ve İslamcılara göre bu ülkenin bir ‘yerliler’i vardı, bir de ülkesine ‘yabancılaşmışlar’. Birinciler, bu ülkenin yerli kültür dünyasına sahip çıkanlar, o kültür dünyasında yaşayanlardı. İkinciler Batı kültürünü taklit etmek adına ülkesine yabancı düşmüş bir avuç seçkindi. Yerli kültürün asli unsuru tabii ki İslam’dı ve İslam dini ve kültürünü yaşatmış olan Osmanlı tarihi idi. 

Osmanlı İmparatorluğu’nun, yüzyıllarca İslam kültürünün taşıyıcısı olduğu, dahası bir ‘medeniyet’ havzası oluşturduğu bir gerçek. Ama ondan sonrası biraz karışık. Şöyle ki, bu kültür ve medeniyete sırtını dönen, red-i miras eden Cumhuriyet idaresi döneminde, bu miras kime kalmış, kimler tarafından yaşatılmıştı? Cevap ‘yerliler’ olmalı.

Ama yerlilerin işi zordu, bu miras nerede yaşatılsındı, medreseler, tekke ve zaviyeler kapatılmış, eski yazı ortadan kaldırılmış, Osmanlı geçmişi reddedilmiş, alafranga bir hayat tarzı desteklenmiş, radyolardan alaturka müzik bile kaldırılmış idi’ diyebilirsiniz. Orası öyle de, işin bir de başka bir çehresi var. Şöyle ki, alafranga adetler önce Osmanlı sarayında ve seçkin aileler tarafından benimsenmişti. Zaten başka türlüsü de pek mümkün değildi. Her halde bırakın daha aşağısını, orta halli ailelerin eve piyano alacak, çocuklarına Fransızca ders aldıracak, Alman mürebbiye tutacak, Şehbal mecmuasından Fransız modasını takip edecek hali yoktu. Tam da bu nedenle, ekâbir çevrenin çoluk çocuğu Cumhuriyet devrinde hiç yabancılık çekmedi, tam tersine benimsenmeye çalışılan Batılı kültürün en köklü temsilcileri onlardı. Çoğunun Cumhuriyet devri ile sorunu, Cumhuriyeti kuranlar arasında orta sınıf kökenli kadronun ‘görgüsüzlüğü’ idi.  Aslında, II. Abdülhamid’in opera dinlemesine karşılık Mustafa Kemal’in alaturka müzik ve hatta Balkan türkülerini sevmesinin temelinde bu sınıfsal fark vardı. 

Başta Mustafa Kemal pek çoklarının orta sınıfın çocukları olduğu Kemalist kadro, Osmanlı son döneminde çok dar bir seçkin çevrede yaygın olan Batılı kültürünü, modernleşme ve sekülerleşme çerçevesinde orta sınıflara yayma misyonu edinmişti. Cumhuriyet idaresinin Batılaştırdığı kesim bu orta sınıftır. Seçkinler zaten çoktan Batılılaşmıştı. Gelin görün ki, Cumhuriyet’in ilk devrinde orta sınıflar da dar bir bürokrat, şehirli tüccar ve meslek erbabı ile sınırlı idi ve şehirler dışında yaşayanlar Batılı kültür devriminin dışında kalmıştı. Bu kesim, şehirleşme sürecinde, karşılaştığı ve yabancısı oldukları Batılı ve seküler kültürel dünyaya karşı, İslami bir karşı kültür oluşturmak üzere, Osmanlı geçmişine sahip çıktılar. 

Takdir edersiniz ki, her kültür hareketi belli bir entelektüel çevre içinde gelişir. Nitekim bu ‘karşı kültür’ hareketi de o çevrenin okuryazarları tarafından şekillendirildi. Aslında, bu yeni entelektüel çevre, Osmanlı geçmişini bir nevi ‘soylulaşma’ aracı olarak gördüler. Şehirli, seküler, Batılı kültüre sahip Cumhuriyet seçkinleri onları dışarda bıraktığı koşullarda, onlar da şanlı bir geçmişin mirasçılığına soyunuyorlardı. Bu soylulaşma konusu münhasıran bir yazının konusu olacak.  

Dedik ya, doksanlı yıllarda ‘yerlilik’ adı altında bir tartışma başlamıştı. Cogito dergisi de, 1999 Kış sayısını bu konuya ayırmış, ben de bu sayıda ‘Sağdan Yükselen Muhalefet: Yerlilik’ başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıma, Nihat Genç’in bir anısı ile başlamıştım. Genç, 1975’de Ankara’ya gelirken otobüs, Mamak Lalahan’dan geçerken gördüğü ve kabusa benzettiği manzarayı “Porto Rico’nun teneke gecekondularından beter, dağlar dağlar üstünde binlerce ev” diye tanımlamıştı. Genç şöyle devam ediyordu; “Seksenli yılların hemen başı. Çıkardığım dergiye elinde şiirle bir çocuk geldi. Nedim’e özenmiş, mısralarından ‘Yürü servirevanım, yürü Sadaba’a’ özentisi akıyor. Nerede oturuyorsun dedim. Lalahan dedi.” (Köpekleşmenin Tarihi, İletişim Yayınları, 1999) Nihat, tam da sözünü ettiğimiz çelişkiye işaret ediyordu. Benim yazıma muhafazakar entelektüel Beşir Ayvazoğlu’ndan cevap gelmişti, tartışma oradan devam etti.

Asıl mesele, sonuçta Cumhuriyet seçkinlerine karşı, Osmanlı seçkinlerine sahip çıkmanın çelişkisi idi. Ama en önemlisi, Osmanlı seçkinlerinin Cumhuriyet seçkinlerine taş çıkartacak ölçüde Batılılaşmış olduğu şeklindeki yaman çelişki idi. Nitekim, Batılaşma serüvenini, Osmanlı son dönemine ilişkin edebiyat eserleri, hatırat ve çalışmalar üzerinden izlemek mümkündür. 

Şimdilik bir örnek ile bitirelim, Allah izin verirse, kaldığımız yerden devam ederiz. Malum, son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi, Osmanlı sarayının Batılılaşması konusunda iyi bir örnekti. Resim yapar, klasik Batı müziği tarzında besteler yapar idi. Hilafet ilga edilip, ailesi ile yurt dışına sürgüne gittiğinde, koca İslam dünyasında ona maddi destek sağlayan, Britanya İmparatorluğu bünyesinde kısmen özerk olan Haydarabat Nizamı oldu. Bu çerçevede, Nizam büyük oğlunu Abdülmecid’in kızı Dürrüşehvar Sultan, küçük oğlunu da, başka bir şahzadenin kızı olan Nilüfer Sultan ile evlendirmişti. Dürrüşehvar Sultan, bir Osmanlı aristokratı olarak, çok iyi eğitim görmüş, Fransızca ve İngilizce konuşan, yüzmeyi seven, tenis oynayan, at binen bir kadındı.  

Dürrüşehvar Sultan üzerine bir çalışma yayınlayan Cemil Kutlutürk, Haydarabad sokaklarında gezerken, sultanların yaptırdığı hayır eserleri için, “yerli halka yönelttiğimiz ‘kimdir bunun banisi?’ tarzındaki sualimize bazı kimseler ‘Fransız prensesler’ şeklinde karşılık vermiş” diyor. Eminim bizim ‘yerli’ler de, böyle bir kadın portresi karşısında benzer bir cevap verirlerdi. Bilmem anlatabiliyor muyum? 

Nuray Mert
Nuray Mert
1960 Trabzon doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih Bölümleri’nde lisans eğitimi alan Mert, aynı üniversitenin Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını (Prens Sabahaddin ve Terakki Mecmuası), Siyaset Bilimi Bölümü’nde de doktorasını (Erken Cumhuriyet Döneminde Laik Düşünce) tamamladı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

‘Eski Ramazanlar’ Beyaz Türk Dünyası’ndan Ramazan Anıları

Beyaz Türkler’den AK Türklere mevzusuna başladık, Ramazan geldi. O halde, konuya Ramazan teması üzerinden devam edeyim diyorum. Herkes...

Beyaz Türkler’den AK Türkler’e

İki binli yılların başlarında ‘Beyaz Türkler’ konusu pek popülerdi. Doğrusu bende bu yıllarda bir ara, İstanbul Life dergisinde,...