Yaşam Hakkının İhlali ve Ayrımcı Ceza Politikası: İsrail’in İdam Yasası

İsrail Parlamentosu (Knesset) tarafından Filistinli tutuklular hakkında idam cezasını öngören düzenlemenin kabul edilmesi, basit bir ceza politikası tercihi olmanın ötesinde; uzun yıllardır sürdürülen ayrımcı ve dışlayıcı yönetim anlayışının yeni bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu yapılan adımın, uluslararası hukukta açıkça yasaklanan uygulamaların, iç hukuk mekanizmaları aracılığıyla meşru gösterilmeye çalışıldığını ortaya koymaktadır.

İsrail’in yıllardır Filistinlilere yönelik sistematik nitelik taşıyan kısıtlayıcı ve ayrımcı politikalarını, çeşitli yasal düzenlemeler yaparak kurumsal bir zemine oturtma yoluna gittiğini görmekteyiz. Bugün de cezaevlerinde maruz kaldıkları işkence ve insanlık dışı muameleler neticesinde yaşamını yitiren çok sayıda Filistinli tutuklunun bulunduğu bir ortamda, en temel haklarını kullanan Filistinlilere yönelik idam cezasını öngören bu düzenleme, yalnızca bir ceza politikası değişikliği olarak değerlendirilmemelidir. Aksine, söz konusu düzenleme, Filistinli tutukluların yaşam hakkına yönelik ihlallerin sistematik bir zemine taşınması ve bu fiillerin iç hukuk aracılığıyla meşru gösterilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu yönüyle yapılan bu yasa, mevcut uygulamaların hukuki bir çerçeveye oturtularak ağır insan hakları ihlallerinin kurumsallaştırılması anlamına da gelmektedir.

Sadece Filistinlileri hedef alan bu idam cezası düzenlemesi, yalnızca iç hukuk bakımından değil; insan hakları hukuku, uluslararası ceza hukuku ve uluslararası insancıl hukuk açısından da çok boyutlu ve ağır ihlaller barındırdığı görülmektedir. Her şeyden önce, söz konusu düzenleme, yaşam hakkının mutlak niteliğini zedeleyen bir yaklaşım ortaya koymakta; modern uluslararası hukuk düzeninde giderek istisnai hale gelen ve büyük ölçüde terk edilen ölüm cezasını yeniden sistematik bir yaptırım aracı haline getirmektedir. Bu durum, başta yaşam hakkını güvence altına alan temel uluslararası belgeler ve teamül hukuku ilkeleriyle de açık bir çatışma içerisindedir.

Ölüm cezasına baktığımızda; ölüm cezası, devletin bireyin yaşama hakkına doğrudan ve geri döndürülemez biçimde müdahale ettiği, bu yönüyle de en yoğun hukuki tartışmalara konu olan yaptırımların başında gelmektedir. Tarihsel gelişim süreci incelendiğinde, ölüm cezasının ya tamamen ortadan kaldırıldığı ya da uygulama alanının giderek daraltıldığı görülmektedir. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında, insan hakları eksenli yaklaşımın güç kazanmasıyla birlikte ölüm cezasının kaldırılması yönündeki görüşler uluslararası düzeyde ağırlık kazanmıştır. Günümüzde de İnsan hakları hukuku bakımından idam cezası, tarihsel süreç içerisinde giderek daralan ve nihayetinde ortadan kaldırılması hedeflenen bir yaptırım türü olarak ele alındığı görülmektedir.

Bu bağlamda, 1966 yılında kabul edilen Birleşmiş Milletler Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi (ICCPR)’nin 6. Maddesi yaşam hakkını düzenlemektedir. Maddenin ilk fıkrasında; “Her insanın doğuştan gelen yaşam hakkı vardır. Bu hak kanunla korunacaktır. Hiç kimse keyfi olarak yaşamından mahrum bırakılamaz.” hükmü yer almaktadır. Her ne kadar bu düzenleme de idam cezası mutlak surette yasaklanmamış olsa da bu cezanın yalnızca istisnai koşullarda uygulanabileceğini öngörmektedir. Nitekim söz konusu maddede yer alan “Bu maddenin hiçbir hükmü, idam cezasının kaldırılmasını geciktirmek veya engellemek için ileri sürülemez.” yönündeki açık ifade, uluslararası hukukun bu alandaki evrimsel yönünü ortaya koymaktadır. Bununla birlikte, idam cezasının tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik en güçlü uluslararası düzenlemelerden biri, bu sözleşmeye yani ICCPR’ye Ek İkinci İhtiyari Protokol olup, bu protokol açıkça ölüm cezasının kaldırılmasını hedeflemektedir. Her ne kadar tüm devletler bu protokole taraf olmasa da söz konusu düzenleme uluslararası toplumun genel yönelimini ve normatif beklentisini açıkça yansıtmaktadır.

BM Genel Kurulu tarafından 2007 yılından itibaren düzenli aralıklarla kabul edilen kararlarda idam cezasının küresel ölçekte sınırlandırılması ve nihai olarak ortadan kaldırılması yönündeki eğilimi pekiştirdiğini görmekteyiz. Bu kararlarda devletler; idam cezası ile karşı karşıya bulunan kişilerin haklarına riayet etmeye, bu cezanın uygulanma alanını daraltmaya ve uzun vadede tamamen kaldırılmasına yönelik adımlar atmaya davet edilmektedir.

Avrupa insan hakları hukukunun temel metinlerinden biri olan 2000 yılında kabul edilen Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı, yaşam hakkını mutlak bir koruma altına alırken, bu hakkın doğal sonucu olarak idam cezasını hiçbir istisnaya yer vermeksizin yasaklamaktadır. Nitekim Şart’ın 2. maddesinde açıkça ifade edildiği üzere, “hiç kimse ölüm cezasına çarptırılamaz veya idam edilemez.” Bu düzenleme, yalnızca bireyin yaşam hakkını güvence altına almakla kalmayıp, aynı zamanda insan onurunun dokunulmazlığı ilkesinin de bir yansıması olduğu görülmektedir. Zira çağdaş Avrupa hukuk düzeninde yaşam hakkı ile insan onuru arasında kopmaz bir bağ kurulmakta; devletin cezalandırma yetkisinin sınırları, bireyin temel hak ve özgürlüklerini ortadan kaldıracak ölçüde genişletilemeyeceği kabul edilmektedir.

Uluslararası insancıl hukuk da idam cezasının uygulanmasına ilişkin son derece sıkı ve sınırlayıcı bir rejim öngörmektedir. Bu bağlamda, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, özellikle işgal altındaki topraklarda bulunan “korunan kişiler” bakımından cezalandırma yetkisinin kapsamını açıkça daraltmıştır. Sözleşmenin 64 ve 65. maddeleri uyarınca, işgalci gücün ceza normları tesis etme yetkisi belirli koşullara tabi kılınmış; idam cezası ise ancak casusluk, askeri tesislere yönelik ağır sabotaj veya bir ya da birden fazla kişinin ölümüne yol açan kasıtlı fiiller gibi son derece sınırlı ve ağır suç tipleri bakımından öngörülebilmiştir. Bununla birlikte, 68. madde, 18 yaşından küçükler, hamile kadınlar, küçük çocuğu bulunan anneler ve korunan statüdeki siviller açısından idam cezasını kesin bir biçimde yasaklayarak, bu alandaki korumayı daha da güçlendirmiştir.

Öte yandan, insancıl hukuk yalnızca suç ve ceza türlerini sınırlamakla kalmayıp, aynı zamanda yargılama ve infaz süreçlerine ilişkin temel güvenceleri de ayrıntılı biçimde düzenlemektedir. Yine Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 75. maddesi, ölüm cezasına hükmedilen kişiler bakımından af, erteleme veya temyiz talebinde bulunma hakkını açıkça tanımakta; ayrıca idam kararlarının infazına ilişkin belirli usûli güvenceler öngörmektedir. Bu noktada, idam cezasının infazını hızlandıran, af ve temyiz gibi güvenceleri fiilen ortadan kaldıran veya etkisiz kılan düzenlemelerin, uluslararası insancıl hukukun açık hükümleriyle bağdaşmadığı açıktır.

Uluslararası ceza hukuku bakımından da idam cezasının geçirdiği dönüşüm, modern hukuk düzeninin bu yaptırıma yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan ilk uluslararası ceza mahkemelerinde, özellikle Nazi liderlerinin yargılandığı süreçte idam cezasına hükmedilmiş olmakla birlikte, bu yaklaşımın zaman içerisinde terk edildiği görülmektedir. Nitekim 1990’lı yıllardan itibaren kurulan ad hoc uluslararası ceza mahkemeleri özellikle Eski Yugoslavya ve Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemeleri idam cezasını sistematik biçimde reddetmiş; bunun yerine özgürlüğü bağlayıcı cezaları esas alan bir yaptırım rejimini benimsemiştir. Bu dönüşümün en somut ve kurumsal ifadesi ise, Roma Statüsü ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi nezdinde ortaya çıkmaktadır. UCM, soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları gibi uluslararası toplumun en ağır suçları bakımından dahi idam cezasını öngörmemektedir. Binaenaleyh, uluslararası ceza adaletinin en üst düzey kurumsal yapısı olan UCM’nin dahi ölüm cezasını sistematik biçimde dışlaması, idam cezasının artık uluslararası hukuk düzeninde meşruiyetini büyük ölçüde yitirdiğini göstermektedir. Bu çerçevede, en ağır uluslararası suçlar bakımından dahi kabul görmeyen bir yaptırımın, ulusal düzeyde yeniden ihdas edilmesi veya genişletilmesi, çağdaş uluslararası hukuk normlarıyla açık bir uyumsuzluk teşkil etmektedir.

Bu çerçevede, İsrail Parlamentosu tarafından kabul edilen ve yalnızca Filistinlileri hedef alan idam cezası düzenlemesi; yaşam hakkını ortadan kaldırmaya yönelik sistematik ihlalleri hukuki bir zemine taşıyan, ayrımcı ve dışlayıcı devlet pratiğinin en ağır tezahürlerinden biri olup, uluslararası hukukun temel ilkeleriyle açıkça çelişen ve Filistinlilere yönelik süregelen politikaların soykırım niteliğini güçlendiren bir düzenleme olarak değerlendirilmelidir.

 

Kaynaklar:

  1. Simay Doğmuş, AİHS Işığında Devletlerin Yaşama Hakkına İlişkin Pozitif Yükümlülükleri, 1.bs., (Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2018).
  2. International Covenant on Civil and Political Rights
  3. EU Charter of Fundamental Rights – https://fra.europa.eu/en/eu-charter
  4. Geneva Convention relative to the Protection of Civilian Persons in Time of War – https://www.ohchr.org/en/instruments-mechanisms/instruments/geneva-convention-relative-protection-civilian-persons-time-war

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Usul Esastan Mukaddemdir

Usul esastan mukaddemdir prensibi hukukla iştigal eden herkesin zihninde yer etmiş bir hukuk düsturudur. Çoğu zaman bu söz,...

Yapay Zekânın Suç Oranlarına Etkisi

“Güçlü bir yapay zekânın yükselişi, insanlığın başına gelen en iyi ya da en kötü şey olabilir. Hangisi olacağını bilmiyoruz.” Stephan...