Milli Devletler ve Milli Mitoslar

Herkül Millas, Yunanistan’da Milli Mitoslar (İletişim, 2024) adlı çalışmasında bir toplumun aidiyet bilincinin oluşmasına katkıda bulunan çeşitli mitosların –bu kelimeyi yer yer efsane ya da destan olarak nitelemek mümkün- gerekliliğini ve sahiciliğini tartışıyor. “Toplumun aidiyet bilinci” içinde olumlu bir çağrışım barındırsa da ulus-devlet olmanın şartı kendine benzemeyeni ötekileştirmektir.

Ulus-devlet olabilmenin üç şartı, bayrak, marş vs gibi yaygın kanaatin aksine ortak vergi, ortak askerlik ve ortak eğitimdir. Bunların olduğu bir toplumun ulus-devletleşme yolunda ilerlediğini iddia edebiliriz.

Yunanistan ile Türkiye’nin ulus-devletleşmeye giden süreçleri birbirine benzer. Yunanistan, Osmanlı’ya ayaklanarak bağımsızlığını ilan ederken (1821) Türkiye de Yunanistan’la savaşarak kendi bağımsızlığını kazandı (1923). Dolayısıyla da Yunanistan’da Türk, Türkiye’de ise Yunan nefreti uzunca süreler devam etti. Bu ortam çeşitli insan hakları sorunlarına da yol açtı. Her ne kadar, Viyana kararları, “insan haklarında mütekabiliyet esası uygulanamaz” dese de Heybeliada’daki Ruhban okulunun açılmamasının bir sebebi olarak Atina’da cami bulunmaması örnek gösterilir. Batı Trakya Türklerinin yaşadıkları baskılar, kendi din görevlilerini bile seçememeleri bir insan hakları sorunu olarak ortaya çıkarken Türkiye’nin Rum azınlığına reva gördüğü muamele de –nüfusu Rum çoğunluğuna sahip olan Bozcaada’nın devasa bir hapishaneye dönüştürülmesi ya da Yargıtay’ın bir kararında Türk vatandaşı olan gayrimüslimler için “yerli yabancılar” tabirini kullanması gibi- sorunun büyümesine yol açmıştır.

Türkiye Rumlarından Millas ailesi, İstanbul’un gayrimüslim nüfusunun tercih ettiği Beyoğlu’nda yaşamaktadır. Herkül Millas’ın babası Gümüşsuyu’nda bir terzidir. Tarihin nahoş bir tesadüfü, 6-7 Eylül pogromu esnasında Millasların dükkânı yağmalanırken ailenin küçük çocuğu Herkül, Türk Milli Atletizm Takımı’nın rekortmen sporcusudur. 6-7 Eylül’den bir süre sonra aile Atina’ya taşınır. 

Türkiye’deyken Rum, Yunanistan’dayken ise Turkosporos (Türk tohumu) olarak ötekileştirilen Millas ailesi, aslında Mübadele’den beri (1923) birçok Rum’un başına gelen arada kalmışlığı tecrübe etmektedir. Türkiye’yle bağını hiçbir zaman kopartmayan Millas, bu trajediyi zenginliğe çevirmeyi başarmış, iki toplum arasında nefreti dışlayan bir kültür oluşturmayı şiar edinen bir akademisyen-yazardır. Daha önceki çalışmalarında gördüğümüz gibi Yunanistan’da Milli Mitoslar kitabında Yunanistan’ı bir örneklem olarak ele alırken aslında evrensel bir konuyu tartışmaya açıyor: Bir ulus-devlet doğru olmadığı kanıtlanan, hatta kimi zaman gerçeküstü niteliğe sahip olayları neden benimser ve bunları nesilden nesile neden aktarır?

Millas, kitabına “mitos”u tanımlayarak başlıyor. Mitosun her şeyden önce o grubun üstünlüğüyle ilgili olduğunu vurguluyor.[s.15] Yani, anlatılagelen mitosu dinleyen kişiler o grubun diğerlerinden üstün meziyetlere donandığını düşünecekler. Bir grubun üstünlüğünü göstermeyi hedeflediğine göre bu mitosların diğer gruplar tarafından benimsenmesi neredeyse imkânsızdır. Bu da, mitoslara, aynı anda hem mutlak gerçeklik hem de masal olma özelliği kazandırır. Kitapta yazdığı şekliyle söylersem, “birinin mutlak gerçekliği, Öteki’nin mitosudur.” Mitos, olumsuz anlamlar da edinir. Mesela, mitos kelimesinden türeyen “mitomani”, kendi yalanına inanan yalancı anlamına gelir.

“Milli mitos” ise “milli birliği sağlamak için gerekli olan bir anlatı” olarak tanımlanabilir.[s.26] Tabii, tanımdan yola çıktığımızda, mitosun bir gereklilik yüzünden ortaya çıktığını görürüz. Mitos, o boşluğu dolduracaktır. Dolayısıyla, mitosun gerçekliği ikincildir, esas vazifesi gerekliliği karşılamaktır. Karşıladığı ve benimsendiği ölçüde, tamamen hayal ürünü dahi olsa, bir zaman sonra tartışılamaz bir hakikat gibi sahiplenilecek, hatta tabulaşacaktır. “Ancak sorun, bir mitosun ne zaman ve hangi koşullar altında bir yanılsama; ne zaman bir mantığın ve bir yasanın ifadesi olduğunun açık olmamasıdır.”[s.32]

Herkül Millas, mitosun literatürdeki tanımları üzerinden başlayan tartışmalara değindikten sonra kendi tanımını şöyle yapıyor.

Mitoslar inançlardır. Bunlara inananlar doğal olarak bunları bir gerçeklik (hakikat) olarak veya toplumsal öneme sahip sembolik olgular olarak algılarlar. Aynı inancı paylaşmayanlar “doğru olmayan” bir hikâye görür ve ona “mitos” diyebilir. Kısacası bir kişinin mutlak hakikati Öteki’ne göre bir mitostur.[s.42]

Millas’ın tanımının ortaya koyduğu gerçek, mitosun değerinin hakikatle ilgili olmamasıdır. İnsanlar mitoslara gerçek olduğu için inanmazlar. Mitosun tamamen gerçek dışı olduğunun ispatlandığı durumlarda bile inananların vazgeçmediği, bilakis o mitosa daha sıkı bağlandıkları görülür. 

Millas, kitabında, on kadar milli mitosa yer veriyor. Bunların gerçeklikle ilişkisini sorgulayarak resmi tarihyazımına da meydan okuyor. Aynayı Yunanistan’a tutsa da aslında kitabın tezi evrensel. Bütün toplumları kapsıyor çünkü mitosu olmayan bir toplum yok. Bu da, mitosların, genellikle bir toplumu birarada tutabilmek için yaratılan muhayyel anlatılar olduğunu gösterir.

“Gizli okul”, Yunanistan’ın en bilinen mitoslarından biri. Şiirlere, resimlere konu olmuş. Osmanlı egemenliğinde geçen üçyüz küsur senede –Turkokratia- Yunanlılar bu gizli okulları kurarak kültürlerini, dillerini ve dinlerini muhafaza etmişler. En bilinenlerinden biri Dimetoka’da. 1821’e giden süreçte asimile olmamalarını sağlayan hep gizli okullar olmuş. Resmi anlatı böyle. Oysa, Millas, basit bir soru soruyor: Osmanlı egemenliğinde Rumca eğitim yasak idiyse, aynı yerde, yani Dimetoka’da Patrik’in mezun olduğu okulun neyin nesi? Şayet Rumca eğitim serbestse gizli okullara neden ihtiyaç duyulsun? Somut veriler, Yunan tarihyazımının kolaylıkla yalanlanabileceğini ortaya koyuyor. Peki, gizl okulun hakikat değil bir mitos olduğunun ve gerçekle bir ilişkisi bulunmadığının ispatlanması bir şeyi değiştiriyor mu? Hayır. Özellikle okul kitapları aracılığıyla bu mitoslar varoluşun en önemli araçlarından biri olarak nesilden nesile aktarılıyor.

Yunanistan’da Milli Mitoslar, üzerinde epey durulması, düşünülmesi, tartışılması gereken bir çalışma. Resmi tarihyazımının, söylemlerin, okul kitaplarının hafızayı oluşturmadaki etkisi ve somut delillerin kör inanç karşısındaki çaresizliği –ve alternatif bir hikâye oluşturamaması, sadece bilineni yıkarken yerine bir şey koyamaması- açısından alandaki boşluğu doldurmaya aday bir kitap. 

Türkiye’nin milli mitoslarına eğilen, resmi tarihyazımını sorgulamaktan çekinmeyen kitapların da artık çıkacağını umuyorum.

Bilgehan Uçak
Bilgehan Uçak
İstanbul, Kadıköy’de 1989’da doğdu. Çok çeşitli gazete ve dergide yazılar yazdı. Yüksek Lisansını Bilgi Üniversitesi Kültürel İncelemeler programında yaptı. Söyleşilerinin derlendiği ilk kitabı Futbol mu? Yok daha neler! 2012’de çıktı. Reşat Nuri Güntekin’in eserlerindeki siyasi görüşleri incelediği ikinci kitabı Operada Mücella Suzan ise 2019’da Everest Yayınları tarafından yayımlandı. İlk romanı Akşamlar Artık Serin, Kasım 2020’de, ikinci romanı Biraz Ses Olsun ise Ocak 2021’de yayımlandı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar