‘Eski Ramazanlar’ Beyaz Türk Dünyası’ndan Ramazan Anıları

Beyaz Türkler’den AK Türklere mevzusuna başladık, Ramazan geldi. O halde, konuya Ramazan teması üzerinden devam edeyim diyorum. Herkes Ramazan anılarını anlatıyor, izninizle ben de anlatayım.  

  Yıllar yıllar önce idi; AK Parti’nin ilk iktidar olduğu yıl, gözler üzerlerinde. Hilton otelinde bir iftar daveti verilmiş, AK Partili milletvekilleri, bir odayı mescid olarak kullanıp, iftar sonrası namaz kılmışlar. Kızılca kıyamet koptu, olayın neresi tartışılıyordu hatırlamıyorum, ama demek ki ana medya olayı bir skandal olarak görmüş. O zamanın CNN Türk’ünde bir tartışma programında, bana ‘bu olay karşısında ne diyorsunuz?’ diye bir soru soruldu. Ben de ‘Allah kabul etsin’ diyorum dedim. Buz gibi bir hava esti, ardından kim ne dedi, hatırlamıyorum. O dönem, başka bir TV kanalında bir gazeteci büyüğümüz ve eski hocam olan bir akademisyen ile düzenli bir program yapıyorduk. Program için kanala gittim, eski hocamla selamlaşmak için atıldığımda bana eliyle ‘dur’ işareti yaptı. Sonra da, ‘bu kadarı olmaz ki’ diyerek, CNN’deki programı hatırlattı, tartıştık. Neye uğradığımı şaşırdım. O akşamdan sonra, program bensiz devam etti. Bu olaydan on yıl sonra, bu kez iktidarı kızdırdığım için, bir başka kanalda TV programıma son verildi, o da ayrı hikaye.

  Yirmi beş yıl öncenin Türkiye’sini hatırlatmak için yazıyorum. Tabi daha öncesi var, doksanlı yıllar Refah Partisi’nin İstanbul belediye seçimini kazandığı dönem, Beyaz Türk dünyasının şok olduğu yıllardı. Bu yıllarda, başörtüsü yasağına karşı çıktığım için zaten arkadaş çevremde ‘gulyabani’ muamalesi görmeye başlamıştım. Ben bu yasağa demokrasi açısından karşı çıkıyordum. 

  Bu konu ile alakası yok, ama seksenli yılların sonuna doğru, benim kendimi ‘müslüman’ olarak tanımlamaya başladığım yıllardı.  Öncelikle, kimseye ateist de olsam yasaklara karşı çıkacağımı anlatamadım. Dahası, iki olay üst üste gelince, sosyal çevremin bana bakışı iyice değişti. Bazılarınız, ne demek ‘kendini müslüman olarak tanımlamak? Daha önce Katolik miydin?’ diye düşünebilir. İzah edeyim, tabii ki nüfus kağıdımda ‘İslam’ yazıyor, ama dinle diyanetle ilişkim bu kadardı. Ateist de değilim, sıradan seküler bir çevreden geliyorum. Trabzon’da seküler, liberal, modern, Batılılaşmış bir aile içinde büyüdüm. İlk arkadaşlarım ailemin görüştüğü insanların çocukları, onlar da bizim gibi. Sonra İstanbul’da Işık Lisesi’ne geldim, lise arkadaşlarım onlar. Boğaziçi Üniversitesi hele o zamanlar tam bir kolej havasında. Dahası, sosyal bilimler okuyanlar, fazladan entellekütüel bir çevre oluşturuyordu. Hocasıyla, öğrencisiyle o çevrede ‘ben müslümanım’ demek, ‘Budist oldum’ demekten çok daha tuhaf bir durumdu. Hatta benim eksantriklik uğruna ‘müslümanım’ dediğimi düşünenler az değildi. Şimdilerde, iktidar partisi havzasında yer alan bir akademisyen arkadaşım, ‘bari kültürel müslümanım de’ diye beni uyarmıştı. Hey gidi günler, hey gidi ‘eski Ramazanlar’. 

  Neyse, kaldığım yerden devam edeyim. Hiçbir zaman, ibadet eden biri olmadım, ama o yıllar tek tük oruç tutuyorum, tutmasam da, Ramazan boyunca katıldığım davet, yemek, arkadaş toplantılarında bu konu hep gündeme geliyor. Bir arkadaşım medeni davranıp beni ve kız kardeşimi iftara davet etti. Diğer bir davetli, şarap açıp olay çıkardı, küstük. 

  Aile çevrem de, ateist olmasa da, arasıra oruç tutmamdan bile huylanıyor, bir tarikata girmiş olduğumdan kuşkulanıyordu. Üstelik ben sonuçta Trabzonlu, taşralı bir burjuvayım. Ama taşrada, seküler, modern aileler, bu kimliğin altını daha da fazla çizerler. Biraz da, bu kesim artık iyice tarihe karıştığı için konu çok bilinmez. Oysa, özellikle sahil şeridi olmak üzere, Anadolu’nun ‘şehirlileri’ için, ‘modern hayat tarzı’ konusu çok önemliydi.  Şimdi inanması güç ama Trabzon da bu şehirler arasındaydı. 

   O nedenle, geniş aile olarak yaşadığım evde usulen oruç tutanlar olsa da, Ramazan’a dair özel hiçbir şey hatırlamıyorum. Sahura kalkılmaz, çocuklar oruç tutmaya kalksa, hasta olursunuz diye engellenir. Doğrusu ben oruca hevesli bir çocuk da değildim. Kısacası Ramazan olsa olsa geçiştirilirdi. Benim ve kız kardeşimin liseye İstabul’da devam etmesi kararlaştırıldığında aile topyekûn buraya taşınmadı. İstanbul’da bir ev açıldı, anne babam İstanbul’a daha çok gelmeye başladı. Bu arada o zaman moda olan Kumburgaz’da bir yazlık satın alınınca ve Ramazan da yaz aylarına rastlayınca, iyice unutuldu. O kadar ki, 1983’de Boğaziçi Üniversitesinde mezuniyet törenimde konuk olan (yanlış hatırlamıyorsam) Orhan Şaik Gökyay, yaptığı konuşmada, ‘gençler mezuniyeti kutlayın ama Ramazan ayında içki içmeyin’ deyince, şaşkınlık içinde kaldım. Böyle biri Boğaziçi Üniversitesi’nde nasıl konuşma yapardı. Tabi bu konuşma, mezuniyetimi ailemle bir balık lokantasında kutlamama engel olmadı. Benim Ramazan anılarım da bunlar.

  İslamcı çevreden arkadaşlar edindikten sonra, sadece bu konuda değil, her alanda, illa İslamcılar olması da gerekmez, muhafazakarlar ile sekülerlerin ne kadar farklı dünyalarda yaşadığını daha iyi kavradım.  

  Ama nasıl eskiden seküler kesim, ‘bu ülkenin sahibi biziz’ havasındaysa, şimdi de muhafazakar kesim aynı havada. Dahası, muhafazakar/dindar/İslamcı kesim, diğerlerini ülkeye ‘yabancı’ unsurlar, kendilerini gerçek sahipler olarak görmeye başladı. Başlamakla kalmadı, olay Ramazan kutlamasına karşı çıkan CEO’ya soruşturma açma noktasına geldi.  Bizler Ramazan bayramına ‘Şeker Bayramı’ derdik, şimdi bu masum tabir neredeyse yasaklanacak. 

   Oysa, sonuçta, bu ülkede yaşayan herkes, velev ki dindar, muhafazakar olmasın, hatta inançlı olmasın, velev ki Batı kültürünü benimsemiş olsun, sonuçta bu ülkenin sahibi. Hiçbir ülke, tek bir din, inanış, kültürle tanımlanamaz. Sayısal çoğunluk muhafazakar diye, diğerlerine yabancı muamelesi yapmak, hayat tarzı üzerinden toplumsal gerginlik, siyasi kutuplaşma yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Dahası, seküler, modern, Batılı kültür, iddia edildiği gibi, Cumhuriyet rejiminin icat ettiği şeyler değil, ondokuzuncu yüzyıldan itibaren Osmanlı modernleşme sürecinin devamı. Batılı kültürle tanışma, Osmanlı saray ve saray çevresi ile başlamıştı. O nedenle, bu çevre, Cumhuriyet rejimine uyum sağlamakta hiç de zorlanmadı. Cumhuriyet döneminde, seçkin çevreye mahsus kültürel değişim, orta sınıflara yayıldı, şimdilerde ‘seçkinler’ denilen çevrenin çoğu son dönem Osmanlı seçkinlerinin ‘avam’ olarak gördüğü orta sınıf kökenli. Ben ‘Beyaz Türkler’den Ak Türklere’ başlıklı yazı dizisinde, bu konuyu vurgulamıştım. Bir sonraki yazımda da, oradan devam edeyim diyorum. 

Nuray Mert
Nuray Mert
1960 Trabzon doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Tarih Bölümleri’nde lisans eğitimi alan Mert, aynı üniversitenin Tarih Bölümü’nde yüksek lisansını (Prens Sabahaddin ve Terakki Mecmuası), Siyaset Bilimi Bölümü’nde de doktorasını (Erken Cumhuriyet Döneminde Laik Düşünce) tamamladı.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

     ‘Yerliler’ ve Dürrüşehvar Sultan

Bir zamanlar ‘yerlilik’ tabiri çok popülerdi. Hatırladığım kadarı ile, seksenli yıllarda, İslamcı gençler bu isimde bir dergi çıkarmıştı....

Beyaz Türkler’den AK Türkler’e

İki binli yılların başlarında ‘Beyaz Türkler’ konusu pek popülerdi. Doğrusu bende bu yıllarda bir ara, İstanbul Life dergisinde,...