Geçtiğimiz haftalarda Mehmet Altan Ekopolitik sütunlarında Amerika ve Çin arasındaki teknoloji savaşına odaklanan iki değerli yazı yazdı. Ben de bu temaya devam etmek ve bu rekabetin Türkiye’yi nasıl etkileyebileceği üzerinde durmak istiyorum.
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) arasında sertleşen gerilim son birkaç yıldır uluslararası ilişkiler camiasını kara kara düşündürüyor: “Çok-kutupluluk yerini iki kutuplu bir dünya düzenine mi bırakıyor?” Bu, Türkiye gibi Soğuk Savaş’ın bittiği 1990’lı yıllardan sonra oyun sahası genişlemiş bölgesel güçler için de hayati bir soru.
Çin ve ABD arasındaki teknolojik rekabet 20. yüzyılda Amerika ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan nükleer silahlanma yarışını ve uzay savaşlarını çağrıştırıyor. Geçen sene Amerikan borsalarını sarsan Çin yapay zeka modeli DeepSeek için Moskova’nın uzay yarışında Washington’un bir adım önüne geçtiği “Sputnik anı” metaforu kullanılmıştı. 1957 yılında Sovyetler bu uyduyu fırlattığında Türkiye Soğuk Savaş’ın tam aksi kutbunda yer alıyordu. Bugün ise ABD ve Çin arasındaki konumu daha muğlak.
Amerikan-Çin rekabetinin odak noktası olan “4. Endüstri Devrimi” fiziksel dünyayı dijital dünya ile birleştiren yapay zeka, kuantum bilgisayarlar, robot ve üç boyutlu yazıcılar gibi 21. yüzyıl teknolojileri için kullanılıyor. Bunlar önümüzdeki yıllarda devletlerin savaşma ve istihbarat kabiliyetini de arttıracak teknolojiler. Bu çığır açıcı gelişmeler, Çin’in kalkınma modelinde vites değiştirdiği ve yüksek katma değerli üretime geçtiği bir dönemde yaşandı. “Çin Malı 2025” gibi sloganlar Amerikan liderlerine korku saldı; Çin’in küreselleşme döneminin “esas kazananı” olduğunu gören Washington sekiz yıldır Çin’in ilerleyişini durdurmak için bir dizi tedbir ve yaptırım uyguluyor. Peki bu sürecin Türkiye ile ne ilgisi var?
Çin’in 2022 yılında NATO tarafından tehdit/rakip olarak tanımlanması, bu örgütün yetmiş küsüryıldır üyesi olan Türkiye’yi de sıkıştırabilecek bir gelişme. Ayrıca Türkiye teknoloji sahasında “yerli ve milli” arzuları olan ama sosyal medyasında Silikon Vadisi şirketlerine, telekomünikasyon altyapısında ise Çin’e bağımlı bir ülke. ABD ve Çin arasındaki teknoloji ayrışması henüz eski Soğuk Savaş günlerindeki gibi siyah-beyaz bir görünüme kavuşmuş değil ancak bunun olacağına dair güçlü alametler var. Biden ve Trump yönetimlerinin yaptırımları sertleştikçe Çin’de “kendi kendine yeterli olma” arzusu güçlendi. Bu rüzgar Çin piyasasında faaliyette bulunan birçok Batılı şirketin önünü kesti. Microsoft artık kamu sektöründeki bilgisayarlarda kendine yer bulamıyor; dijital platformlar zaten uzun süredir Çinli şirketlerin kontrolündeydi. Diyebilirsiniz ki “Türkiye’nin zaten Çin teknoloji pazarında böyle bir rolü yok, o halde bu ayrışmadan neden zarar görsün?”
Çin ve ABD arasında yaşanan ayrışma, enformasyon sahasında her ülkenin tercihleri etkileyebilecek bir noktaya gelebilir. İki ülke arasında bugün bile donanım mimarisinden işletim sistemlerine, çiplerden bulut sistemlerine kadar birçok alanda birbirinden bağımsız, iki ayrı teknoloji kümesi oluşuyor. Bu alanların hiçbirinde Türkiye kendi kendine yeterli bir ülke değil. Dış bağımlılığı asgariye indirmeye çalışan bir Milli Teknoloji Hamlesi var ama dijital sahada bu çok uzun bir yol. Ankara bugüne kadar iki tarafa da belli bir mesafede durdu ve teknoloji tercihlerini “bir oradan, bir buradan” yapmaya çalıştı. Ancak ABD’den aldığınız donanımın Çin’den aldığınız yazılımla çalışmama ihtimali olan yeni bir döneme doğru ilerliyoruz. Elbette işin bir de siyasi angajman boyutu var. 2013 yılında bir Çin şirketine verilip kısa süre sonra iptal edilen füze ihalesi, NATO üyeliğinin Türkiye açısından yarattığı reelpolitik açmazları göstermişti. Sonraki yıllarda bunun çok daha maliyetli bir örneğini S-400 krizinde yaşadık.
Türkiye 20. yüzyılda petrol rezervlerine sahip değildi; bugün de “yeni petrol” olarak adlandırılan veri teknolojilerinde lider bir konuma sahip değil. Milli Teknoloji Hamlesi’nin bir parçası olan HIT-30 programının çip teknolojisine yatırım vaadi olsa da Türkiye’nin kendi kaynaklarıyla Tayvan gibi ülkelere alternatif olabilmesi çok zor. Küresel çip tedarik zincirine eklemlenebilmek için uluslararası işbirlikleri şart; bu yatırım kararları da Çin-Amerikan Teknoloji savaşının yarattığı yeni konjonktürde alınıyor. En yakın örnek, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Silikon Vadisi şirketleriyle yapay zeka alanında ortaklığa girerken Çin’e mesafe koymak zorunda kalmış olması. Ama elbette Çin’in de Türkiye gibi ülkelere birçok vaadi var.
ABD ve müttefikleri (Tayvan, Hollanda, Güney Kore vs.) çip tasarımı ve üretiminde hala birkaç adım ileride olsa da Çin aradaki farkı hızla kapatıyor. Benzer gelişmeler yapay zeka alanında da yaşandı. Geçen sene Çin’in DeepSeek adlı büyük dil modelinin, Open AI ve Google gibi şirketlerden çok daha az bir maliyetle Amerikan muadillerinin başarısını yakaladığı görüldü. Bu yarış, küçük bütçelerle büyük sıçramalar yapmak isteyen Türkiye gibi ülkeler tarafından da takip ediliyor. Çin aynı teknolojiyi daha ucuza verdiği için Türkiye, 5G teknolojisinde bir Çin şirketini tercih etmişti. Çin-Amerikan rekabetinin odak noktalarından biri olan Huawei, geçtiğimiz yıllarda ABD ve bir dizi ülkede yasaklı konuma gelirken Türkiye’nin telekomünikasyon altyapısında önemli bir paya sahip oldu. Ankara “Uçtan Uca Yerli ve Milli 5G” gibi projeler aracılığı ile bu bağımlılığı azaltmak istediyse de bu konuda çalışan yerli konsorsiyum başarılı olamadı.
Gerçek şu ki, 5G gibi çığır açıcı teknolojilerde kısa vadede yüzde yüz “yerli ve milli” bir alternatif üretmek imkansız. Teknoloji transferi ve dış yatırım kararları da bugünün çift kutuplu jeopolitik ekseninde alınıyor. Türkiye’nin Milli Teknoloji Hamlesi bugüne kadar büyük ölçüde askeri teknolojilere odaklandı. Mevcut kaynaklar Türkiye’nin kendi uçaklarını, hava araçlarını ve füzelerini inşa etmek için kullanıldı; bu sayede bu ürünlerin ihracatına da başlandı. Ancak buradaki gelişmelerin sivil alana yansıdığına dair bir işaret yok. Oysa esas katma değer burada. Dünyanın en büyük silah üreticisi olan Lockheed Martin, Apple şirketinin toplam piyasa değerinin yanına bile yaklaşamıyor. 4. Endüstri Devrimi açısından Türkiye’deki somut verilere baktığımızda durum pek iç açıcı değil. Türkiye’nin yedi unicornu vardı: bunlardan biri Çin’den, diğeri Birleşik Arap Emirlikleri’nden bir şirkete satıldı; bir başkasına da geçtiğimiz aylarda “kara para aklama” suçlamasıyla el konuldu. Video oyunu alanında iddialıyız ama biraz başarılı olan Türk şirketleri genellikle karargahını yurtdışına taşıyor.
Önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin teknolojiyle imtihanı sadece Amerikan-Çin ayrışmasıyla sınırlı kalmayacak. Kim üretirse üretsin yapay zeka, robotlar ve 5G teknolojisi Türkiye’deki işsizlik sorununu artıracak. Amerikan yapay zeka modelleri Türkiye’de çevirmenlik mesleğini öldürdü, reklamcılar ve sanatçılar da bir sonraki hedefi. Pasifik’in diğer yakasında faaliyette olan sürücüsüz taksiler İstanbul’a geldiğinde olabilecekleri siz düşünün…

