Usul Esastan Mukaddemdir

Usul esastan mukaddemdir prensibi hukukla iştigal eden herkesin zihninde yer etmiş bir hukuk düsturudur. Çoğu zaman bu söz, yalnızca yargılama hukukuna ait teknik bir öncelik kuralı gibi anlaşılabilir. Fakat anlam çerçevesi yalnızca bundan ibaret değildir. Bu ifade, sadece mahkeme salonlarında yahut dosya aralarında değil, insanın düşünme ve hareket etme biçiminin de özünde yer eden bir hakikati barındırır.

Usul esastan mukaddemdir kaidesi köklerini şaheser niteliğindeki bir tedvin çalışması olan Mecelle’de bulur. Mecelle’de “usul esasa tekaddüm eder” cümlesi çerçevesinde bu hakikat ifade edilir. Buradaki “tekaddüm” kelimesi sadece bir sıralamayı değil, bir gerekliliği de ifade eder. Buna göre usul, esastan önce gelmekle kalmaz; esasa ulaşmanın şartı haline gelir. Bu yönüyle mesele, basit bir öncelik meselesi değil, bir düzen ve ölçü meselesidir.

Hukuk pratiğinde bunun sayısız örneğini görürüz. En haklı iddia dahi, usulüne uygun şekilde ileri sürülmediğinde karşılık bulamaz. Deliliniz ne kadar güçlü olursa olsun, doğru zamanda ve doğru şekilde sunulmadığında hükme tesir etmez. Bu durum, ilk bakışta şekilcilik gibi görülebilmektedir. Ancak derinlemesine bakıldığında, aslında adaletin keyfi kararlarla zedelenmesinin önüne geçen en önemli güvencelerden biri olduğunu göstermektedir. Usul, hakkı gölgede bırakan bir engel değil; hakkın sağlıklı bir şekilde ortaya çıkmasını sağlayan temel taştır.

Fakat burada asıl üzerinde durmak istediğimiz husus, bu kaidenin sadece hukukla sınırlı olmadığıdır. Zira “usul esastan mukaddemdir” dediğimizde, aslında hayata dair çok daha geniş bir çerçeveden söz etmiş oluruz. Bu noktada kadim bir söz, meseleyi daha da berraklaştırmaktadır: Usul olmadan vusul olmaz.

“Vusul”, yani varış, erişme, kavuşma… Bir hedefe, bir sonuca, bazen bir hakikate. Hiç şüphesiz varışa ermek adına da bir tertip bir ölçü gerekir. Zira rastgele biçimde neticeye varılması mümkün değildir. Tam da bu noktada usul, muntazam bir arayışın, tertip içinde neticeye varışın ifadesidir. Zira usule sahip olmaksızın rastgele yapılan hamlelerde vusule ermek neredeyse imkansızdır..

Bugün belki de en çok düştüğümüz hata, neticeyi kutsayıp süreçleri ihmal etmektir. Sonuca ulaşmak adına yolu önemsememek, kısa yoldan gitmeye çalışmak, hatta bazen yolu tamamen yok saymak… Oysa yol, sadece bir araç değildir; sonucun kendisini de şekillendirir. Yanlış bir usulle elde edilen bir neticenin içi çoğu zaman boştur.

Bir hukukçu olarak şunu açıkça söyleyebilirim ki; usulü ihmal eden bir anlayış, kısa vadede pratik görünse de uzun vadede hem hakkı hem de güveni zedeler. Zira usul, sadece nasıl yapılacağını değil, aynı zamanda neden öyle yapılması gerektiğini de içinde barındırır. Bu yönüyle usul, bir disiplin olduğu kadar bir ahlâktır.

Hayatın diğer alanlarında da durum farklı değildir. İster bir işi inşa ederken ister bir ilişki kurarken ister bir hedefe yürürken… Eğer ortada bir usul yoksa, elde edilen sonucun kalıcılığı da tartışmalı olacaktır. Çünkü usul, insanın kendine koyduğu sınırdır.

Mecelle’de asırlar önce ifade edilen “usul esasa tekaddüm eder” hükmü ile halk arasında yer etmiş “usul olmadan vusul olmaz” sözü, aslında aynı hakikatin iki farklı ifadesidir. Biri daha teknik, diğeri daha hikmetli… Ama ikisi de aynı yere işaret etmektedir. Yolu inşa etmeden bir yere varılamaz!

Netice olarak, usulü bir formalite icabı şeklinde ruhsuz bir yapı olarak görmek, meseleyi eksik anlamaktır. Usul, bir yük değil; bir imkândır. Hatta çoğu zaman, esasa ulaşmanın tek imkânıdır. Bu sebepledir ki, hangi alanda olursa olsun, önce usul demek; aslında hem kendimize hem de hakikate karşı duyduğumuz saygının bir göstergesidir. Ve belki de bütün bu sözlerin özeti şudur: İnsan, yolunu ne kadar ciddiye alırsa, varacağı yer de o kadar anlam kazanır.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Yapay Zekânın Suç Oranlarına Etkisi

“Güçlü bir yapay zekânın yükselişi, insanlığın başına gelen en iyi ya da en kötü şey olabilir. Hangisi olacağını bilmiyoruz.” Stephan...