İki haftadır devam eden İran Savaşı’nın birçok trajik yönü var; yol açtığı sivil ölümler başta olmak üzere, küresel siyaset ve ekonomi üzerindeki olumsuz etkileri, yaratacağı enerji krizi, vs.Aslında ABD ve İsrail’in İran’a müdahale olasılığı son yirmi beş yılda o kadar çok dillendirildiki, savaş en azından tarafları için büyük bir sürpriz sayılmaz. Yine de bu saldırının “dünyaya barış getirme” iddiasıyla iktidara gelen Donald Trump döneminde olması, nükleer silahlarla ilgili müzakereler devam ederken başlaması ve başlar başlamaz Devlet Başkanı Hamaney’inöldürülmesiyle sonuçlanması dünya kamuoyunu şaşkına çevirdi.
ABD-İsrail müdahalesi Türk kamuoyundaki genel geçer İran algısını da sarmış görünüyor. Bu ülkenin Ortadoğu’daki nevi şahsına münhasır, biricik statüsüyle ilgili kanaat ülkemizde genellikle Arap ülkelerini küçümser bir dille ifade edilir: “İran Irak değildir” ve “İran halkını da Araplarla karıştırmamak gerekir”, vs. İran’ın “istisnai” konumu genellikle büyük nüfusu, geniş toprakları ile uzun devlet geleneğine dayandırılır. Pek kimse de çıkıp “yerleşik medeniyet, merkezi devlet, kalabalık nüfus gibi faktörler askeri yenilgiyi engelleyebilseydi Çin 20. Yüzyılın başında Avrupa ülkelerinin ve Japonya’nın yarı-sömürgesi haline gelir miydi?” diye sormaz.Ancak hafif milliyetçi bir sosla servis edilen bu İran analizlerinin aslında biraz da temenni olduğunu son birkaç ayda yaşanan olağanüstü gelişmelerle gördük. İran rejimi savaştan önce içeride seküler muhalif tabanın baskısı altında, dışarıda ise müttefiklerini ve milis güçlerini kaybeder durumdaydı.
İran savaşı –Türkiye’ye yakın bir coğrafyada yaşanması ve içine bizi de çekme olasılığı nedeniyle- haklı olarak büyük bir anksiyete yaratıyor. ABD-İsrail ve İran arasındaki çatışmanın bir üçüncü dünya savaşına vesile olabileceği dile getirenler bile var. Bu analizler genellikle Rusya ve Çin’in İran’ın arkasında durduğu, durması gerektiği ya da eninde sonunda duracağı fikrine dayanıyor. Moskova ve Pekin bu müdahaleyle ilgili gayet serinkanlı açıklamalar yapmış olmasına rağmen, bu ikilinin umulmadık bir anda ABD ve İsrail’e şiddetli bir tepki vereceği ümidi baki. Bu tür beklentiler aslında Avrasyacılığın son on yılda Türkiye’de ne kadar etkili olduğunu da gösteriyor. Avrasyacılık 2010’lu yıllarda -yani ulusalcı kesimin onu sahiplendiği dönemden çok sonra- Adalet ve Kalkınma Partisi çevrelerinin bağrına bastığı bir dış politika yönelimi oldu. Bu dönemde Türk medyasında öyle bir diskur egemen oldu ki, ülkemiz hakkında hiçbir şey bilmeyen biri, Türkiye’nin yetmiş yıldan fazla bir süredir NATO üyesi olduğunainanmayıp bizi NATO dışında, hatta NATO karşıtı bir ülke sanabilirdi. Türk dış politikasında kimine göre “stratejik özerklik”, kimine göre “eksen kayması” olan bu değişim rüzgarı, özünde Türkiye’nin eskisi kadar Batı yanlısı olmaması demekti. Yeni Avrasyacılığın en görünür reklam panosu da Ankara’nın Şangay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) üye olma arzusunu dile getirmesi ve Rusya’dan S-400 hava savunma sistemini satın almasıydı. Ancak Avrasyacılığın miadı İran Savaşı ile dolmuş görünüyor.
İran’ın ŞİÖ’ye üye olduğu 2023 yılında Avrasyacılığın dış politika ve güvenlik alanında vücut bulmuş hali olan bu örgüt Türkiye’de uzun uzun tartışılmış, İran’ın bu gruba girmesiyle Batı-karşıtı eksenin güçlendiği iddia edilmişti. Şimdi bu Amerikan-karşıtı koalisyonun en gözde üyelerinden biri olan İran saldırı altında. Beyaz Saray’ın her gün “Destansı Öfke Operasyonu”nun başarılarını sayıp döktüğü günlerde karşı taraf sadece kınama ve endişe mesajları vermekleyetiniyor. Türkiye’de ve dünyada “Nerede bu Rusya?”, “Nerede bu Çin?” sorusunu soranların önüne ise birçok sofistike gerekçe (ya da bahane) konuyor. Oysa önce sorunun haklılığını teslim etmek gerek.
ABD’nin tek-taraflı, uluslararası hukuk tanımayan işgal ve müdahaleleri 2000’li yıllar boyunca Avrasyacılığın yelkenini hem Türkiye’de hem de dünyanın geri kalanında şişirmişti. Çin ve Rusya kendi siyasi rejimleri ile dünya halklarına ilham veremese de Amerikan karşıtı duruşları ile ister istemez bir çekim alanı yarattı. Moskova ve Pekin, bugün ABD ve İsrail’in İran müdahalesine karşı daha sert bir duruş sergileseydi, bu Türkiye gibi orta ölçekli ülkelerin de elini rahatlatan bir gelişme olacaktı.
Bugünkü tablo ise, İran müdahalesini bir sonraki dünya savaşı için işaret fişeği olarak görmeye hiç el vermiyor. Doğrusu, bu saldırının orantılı bir karşılık bulma ihtimali bile çok az; muhtemelen Washington ve Tel Aviv’in vur-kaç eylemi olarak kalacak. Bugünlerde işlenen savaş suçlarının hesabını sormaya gücü yetecek bir uluslararası platform bulmak bile mucize olur.Gerçek şu ki, Türkiye’de iki yıl öncesine kadar “Amerikan müesses nizamına mesafeli”, elitlerin “yapay” gündemlerinden uzak bir ulusal lider, adeta bir “halk adamı” olarak lanse edilen Trump, Beyaz Saray’ı bütünüyle İsrail’in yörüngesine soktu. ABD’nin salt kaba güce dayanan yeni dış politika doktrini, Venezuela’dan sonra İran’da da deneniyor. Aslında dünyada tam “stratejik özerklik” peşinde koşulacak bir atmosfer var. Zira küresel yönetişim ve Batı dünyası acz içinde.Aksi gibi, yıllardır NATO’nun “hem içinde hem dışında/ne içinde ne dışında” olan Türkiyeittifaka tam da bu dönemde dört elle sarılmak zorunda kaldı. Türkiye’deki S-400’ler sırra kadem basarken İran’dan havalanan üç füzeyi topraklarımıza girmeden önce NATO silahları durduruyor.
Avrasyacılık, İran savaşının erken zayiatlarından biri. Ve ölümü de biraz zamansız oldu.

