Batı’nın Şımarık Çocuğu İsrail ve Küresel Ölçekte Demokrasinin Erozyon Sorunu

Giriş: Eski bir Sovyet fıkrasına göre, Amerikan Anayasası ile Sovyet Anayasası arasındaki fark sorulduğunda şu yanıt verilir: Sovyet Anayasası “ifade özgürlüğünü” (Freedom of Speech) garanti ederken, Amerikan Anayasası “ifade sonrası özgürlüğü” (Freedom after Speech) garanti altına alır. Bu espri, belki geçmişte daha anlamlı ve komikti. Ancak günümüzde, liberal demokrasilerde “ifade sonrası özgürlüğün” ne kadar korunduğu oldukça tartışmalı bir konu haline geldi.   

Özellikle Filistin’deki savaş suçlarını, katliamları ve soykırımı protesto eden öğrenci ve akademisyenler, üniversite kampüslerinde polis tarafından zorla gözaltına alınıyor ve tacize uğruyor. Batılı üniversitelerin kampüslerinde, soykırımı protesto eden öğrencilerin kurdukları çadırlar yerlerinden sökülüyor. Ve bu öğrenciler, okuldan uzaklaştırılma endişesi taşıdıkları için takma ad kullanıp yüzlerini Filistin kefiyesi ile kapatmak zorunda kalıyor. Soykırımcı Netanyahu’nun yüzünü gizlemediği bir dönemde, soykırım karşıtları yüzlerini ve kimliklerini gizlemek zorunda hissediyor. 

Medyada ise İsrail hükümetinin acımasız politikalarına yönelik en ufak bir eleştiri bile “antisemitizm” suçlamasıyla bastırılıyor. Dahası, İsrail ne zaman bir katliama girişse, Batı medyası adeta günah çıkarırcasına Piyanist ve Schindler’in Listesi gibi Holokost’u ele alan filmleri tekrar tekrar görünür kılma yarışına girişiyor. Zamanında bu vazifeyi Türkiye’de Doğan Medya yerine getirir ve İsrail’in Filistinlilere yönelik katliamlarının yoğunlaştığı günlerde, gece kuşağı filmleri de Holokost filmlerine yoğunlaşırdı. Hukuk fakülteleri de bu konuda üzerine düşeni yapmakta. Ünlü Dreyfus davasının üzerinden neredeyse bir buçuk asır geçmiş olmasına rağmen hâlâ Dreyfus konuşuluyor. Üstelik Dreyfus sonrası binlerce skandal yaşanmasına rağmen hiçbir skandal Dreyfus’u gölgelemeye yet(e)miyor.

Uluslararası Holokost Anma İttifakı (IHRA) tarafından önerilen son derece soyut ve belirsiz antisemitizm tanımı ve buna ek olarak İttifak’ın benimsediği sözde “antisemitik örnekler,” medya ve akademide sansürü ve otosansürü teşvik ediyor.

Bu blog yazımda, Batı’nın İsrail’e verdiği “koşulsuz” desteğin, demokrasinin en temel ve vazgeçilmez ilkesi olan ifade özgürlüğünü nasıl tehdit ettiğini, küresel çapta demokrasinin aşınmasını nasıl hızlandırdığını ve özellikle Rusya ve İsrail söz konusu olduğunda Batı’nın çifte standartlarının nasıl normalleştirildiğini ele alacağım. Ayrıca, bu tutarsız yaklaşımların baskıcı rejimler tarafından nasıl kolayca istismar edilebileceğini ve liberal demokrasilerin büyük mücadelelerle elde ettiği kazanımların, şımarık bir çocuğa verilen koşulsuz destek yüzünden nasıl elden kayıp gittiğini anlatacağım. 

Demokrasi ve İfade Özgürlüğü

İfade özgürlüğü, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Diğer tüm temel hak ve özgürlükler doğrudan veya dolaylı olarak bu hakla bağlantılıdır. İfade özgürlüğü olmadan bireyin kendisini maddi ve manevi olarak geliştirme ve gerçekleştirme hakkı, basın özgürlüğü, akademik özgürlük, toplantı ve protesto hakkı gibi hürriyetlerden de söz etmek ne yazık ki mümkün değildir. Bu nedenle, bu hakka yönelik her türlü müdahale, diğer tüm temel hakları da tehlikeye atar. Seçimler ne kadar özgür ve adil olursa olsun, ifade özgürlüğü güvence altına alınmadığı sürece tam bir demokrasiden söz edilemez. Belki de bu nedenle Amerikan Anayasası’nın ilk maddesi (First Amendment) bu hakkı düzenler ve garanti altına alır.  

Freedom House gibi uluslararası değerlendirme ve derecelendirme kuruluşları, dünya genelinde demokrasinin gerilediğine dikkat çekmektedir. Tam/kusursuz demokrasilerin sayısı azalırken, yarı-demokratik ve otoriter rejimlerin sayısı ise her geçen yıl artmaktadır. İsrail ve onun çıkarlarını koruma adına ifade özgürlüğünün baltalanması, önümüzdeki yıllarda demokratik erozyon krizinin daha da derinleşeceğine işaret etmektedir.

7 Ekim’den bu yana Filistin’de hayatını kaybedenlerin sayısı 40 bini aşmış durumda. Uluslararası hukuk, bu eylemlerin savaş suçu, insanlığa karşı suç ve/veya soykırım suçu kapsamına girip girmediğini haklı olarak tartışmaktadır. Ancak göz ardı edilen önemli bir sorunumuz daha var. İsrail’in cezasız kalan saldırgan tutumu, Batı’nın bu ülkeye koşulsuz desteği ve İsrail hükümetine yönelik en hafif eleştirilerin bile susturulması, demokrasiler üzerinde uzun vadeli ve yıkıcı etkiler yaratacaktır.

Yeni Bir Paradigma Doğuyor: Lütfen Gazetecileri Hapse Atmayın, Öldürün! 

Yıllarca bize, hür basının Batı’nın kırmızı çizgisi olduğu öğretildi. Özellikle Türkiye, bu konuda çok eleştirildi. Ülkeleri özgür, kısmen özgür ve özgür değil şeklinde sınıflara ayıran derecelendirme kuruluşlarının bile bu kategorizasyonu yaparken ilk baktıkları şey, kaç gazetecinin cezaevinde olduğuydu.       

Ancak geldiğimiz noktada, İsrail’in hedef gözetmeksizin gerçekleştirdiği saldırılar neticesinde bir yıl içerisinde 200’ü aşkın gazeteci hayatını kaybetti. Kayıpların, İsrail tarafından zayiat (collateral damage) olarak tanımlanması bile uluslararası arenada güçlü bir muhalefetle karşılaşmadı. İsrail, Filistin’i bağımsız bir devlet olarak tanımadığı yahut tanıyormuş gibi davranmadığı ve işgal edilen topraklarda hukuksuz yerleşim bölgeleri açmaya devam ettiği için bunun uluslararası hukukta bir karşılığı var.

Mademki bu coğrafyayı kendi toprakların olarak görüyorsun, o zaman kendi ülkendeki gazetecileri hedef gözetmeksizin öldüremezsin, öldürdüğün takdirde de sonucuna katlanırsın sonucu çıkmalı, değil mi? Hayır. İsrail, bu konuda da istisnaların ülkesi olabilmeyi başardı.

Freedom House verilerine göre, gazetecileri hapseden Türkiye, 2014 yılı itibarıyla kısmen özgür ülkeler listesinden çıkarılarak özgür olmayan ülkeler kategorisine dahil edildi. Hâlihazırda Türkiye’nin puanı 33/100’dür (Freedom House, 2024). 200’ün üzerinde gazeteciyi öldüren, İsrail devletinin âli menfaatlerine zarar verdiği gerekçesiyle İsrail menşeli Haaretz gazetesindeki makaleleri sansürleyen ve sansürlenen bölümü metinden çıkarma zahmetine bile girmeden, ilgili bölümün üzerine çizerek yayına gönderen İsrail devleti ise 74 puanla özgür ülkeler kategorisinde yer almakta.

İsrail-Filistin meselesi, medyanın tek taraflı ve önyargılı yaklaşımının gerçekten de en çarpıcı örneklerinden biri. Özellikle Batı medyası, İsrail’in “var olma hakkı” ve “meşru müdafaa hakkı” söylemlerine odaklanırken, Filistinlilerin insan onuruna yakışır bir yaşam sürme ve meşru müdafaa hakkını göz ardı ediyor. Bu bilinçli medya kampanyası sayesinde İsrail, işgalci ve baskıcı politikalarını “meşru müdafaa” kılıfıyla örtmeyi başarıyor. Hukukun en temel prensiplerinden biri – saldırgan, meşru müdafaadan yararlanamaz ilkesi – göz ardı ediliyor.

Batı medyası, bu vahşet karşısında ne yazık ki sınıfta kaldı. Bunun birçok kanıtı var, ancak en dikkat çekici örneklerden biri ile yetinelim. Stanford Üniversitesi’nin yetenekli öğrencilerinden Emily Wilder’ın hikâyesi oldukça değerli. Öğrencilik döneminde Filistin yanlısı öğrenci gruplarında aktivist olarak faaliyetlerde bulunan Wilder, mezuniyetinin ardından Associated Press’te (AP) çalışmaya başlar. Ancak işe girdikten çok kısa bir süre sonra, Cumhuriyetçilerin başlattığı bir karalama kampanyası sonrası AP’nin sosyal medya politikalarını ihlal ettiği gerekçesiyle işten çıkarılır. Wilder, tüm girişimlerine rağmen hangi paylaşımının kuralları ihlal ettiğine yönelik herhangi bir yanıt alamaz. Asıl neden, üniversite yıllarında Filistin’e verdiği destektir. Anonim sosyal medya trolleri tarafından linç edilen Wilder, bu baskıların kurbanı olur.

Emily Wilder, 17 Mayıs’ta Twitter’da yaptığı bir paylaşımda medyanın “tarafsızlık” adı altında sergilediği çifte standardı eleştirir ve şöyle der:

“‘İsrail’ kelimesi kullanılırken ‘Filistin’ kullanılmaması ya da ‘savaş’ denirken ‘kuşatma’ ve ‘işgal’ gibi kelimelerden kaçınılması politik bir tercihtir. Ancak medya bu tercihleri sürekli yapmasına rağmen taraflı olmakla suçlanmaz.”

Aslında Wilder’ın kovulması, onun ana akım medyanın çöküşü hakkındaki argümanlarını doğrulamakla kalmaz, aynı zamanda sesini çok daha geniş bir kitleye duyurmasına da vesile olur. Princeton Üniversitesi’nde gazetecilik dersleri veren ve Wilder’ın da hocası olan Janine Zacharia, AP’nin bu kararla Cumhuriyetçilerin “tarafsız değilsiniz” suçlamasını adeta doğruladığını söyler (Zacharia, 2021). Üstelik mesele sadece 17 günlük genç bir gazetecinin işten çıkarılması da değildir. Bu olay, çok daha derin bir sorunu gözler önüne serer: AP gibi büyük medya kuruluşlarının basın özgürlüğü pahasına güçlü aktörlere boyun eğmesi.

Öte yandan, İsrail’in tehdit olarak gördüğü kişilerin Yahudi olup olmaması da pek fark etmiyor gibi görünüyor. Nitekim Wilder da Yahudi olmasına rağmen, şiddet içermeyen bir çözümü savunduğu ve tabii ki İsrail’in şiddet politikasını eleştirdiği için herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin işinden olur.

Peki, AP’nin İsrail’e gösterdiği bu “itaat” nasıl karşılık buldu dersiniz? Ya da şöyle soralım: İsrail, Wilder’in iş akdini fesheden AP’ye teşekkürünü ve minnettarlığını nasıl sundu dersiniz? Çatışma bölgesindeki AP’nin genel merkezini bombalayarak!

AP bu saldırıyı “şok edici ve korkunç” olarak nitelendirir. Ancak, İsrail’in uluslararası hukuku mütemadiyen hiçe sayan tavrı düşünüldüğünde, saldırının “korkunç” olduğu doğru olsa da “şok edici” olmadığı aşikâr. İsrail’in kırmızı çizgilerinin olmadığını, teşekkür ve minnet gibi duygulardan yoksun narsistik kişilik bozukluğuna sahip şımarık bir çocuk gibi davrandığını, AP anlamış mıdır bilemiyorum. Peki, bu saldırı sonrasında Wilder’in tepkisi ne olmuş? Prensiplerinden ve doğru bildiklerinden taviz vermeyen Wilder, tabiki İsrail’i tüm platformlarda eleştirmeye ve AP’nin yaşadığı saldırı nedeniyle İsrail’i kınamaya devam etmiş.

Akademik İlkeler Terk Edildiğinde: İsrail-Filistin Bağlamında Sansür ve Çifte Standart

Ne yazık ki, akademinin hâli de medyadan pek farklı değil. Akademik özgürlüğün son yıllarda erozyona uğramasının sebebi, araştırmacıları koruyacak düzenlemelerin eksikliği değil. Aksine, birçok Avrupa ülkesi akademik özgürlüğü anayasal ve yasal güvenceler altına almış durumda. Hatta özel düzenlemeler olmasa bile, akademik özgürlüğün ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği konusunda pek bir şüphe yok. Yani, asıl problem bu hakların teoride var olup pratikte uygulanamamasından kaynaklanıyor.

Akademik özgürlük, hem akademisyenler hem de öğrenciler için birbirine bağlı birtakım hakları kapsar. Bunlar:

  1. Öğrenme özgürlüğü,
  2. Öğretme özgürlüğü,
  3. Araştırma yapma ve bilgiye erişim hakkı,
  4. İfade ve yayın özgürlüğü (hata yapma özgürlüğü dâhil),
  5. Akademik meslek dışında da profesyonel faaliyetlerde bulunma hakkı

olarak özetlenebilir (Virielink, 2010).

Öğretim ve akademik araştırma, bilgi ve anlayış arayışı yoluyla toplumun zihinsel gelişimine katkı sunarken, bağımsız düşünceyi ve özgür ifadeyi de teşvik eder. İşte bu yüzden, akademik özgürlük yükseköğretimde vazgeçilmez bir yere sahiptir.

Ancak, teorik çerçevenin ne kadar detaylı ve sağlam olduğu bir yana, bu hakkın fiili olarak kullanımı ciddi engellerle karşı karşıya. Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), akademik özgürlüğe yönelik küresel tehditleri ve bu özgürlüğün nasıl aşındığını ele alan kapsamlı bir çalışma yayımladı (TÜBA, 2023). Raporda, akademide İsrail’e yönelik eleştirilerin bilinçli bir şekilde Yahudilik karşıtlığı ile özdeşleştirildiği, bu nedenle eleştiri getiren akademisyenlerin karalama kampanyaları ve baskılarla susturulduğu anlatılıyor. İşini kaybeden ya da kaybetme korkusuyla otosansüre yönelen akademisyenlerden somut örnekler sunuluyor.

Amerika’nın en prestijli üniversitelerinin rektörleri—Pennsylvania Üniversitesi’nden Liz Magill, MIT’den Dr. Sally Kornbluth ve Harvard’dan Dr. Claudine Gay—2020’de Kongre’ye ifade vermeye çağrılıyor. Kampüslerindeki Filistin yanlısı protestolara yeterince müdahale etmemekle suçlanan rektörler, istifaya zorlanıyor (Lennard, 2024).

Bu tür görüntülerin, antisemitizmin kendisi kadar ürkütücü olduğu bir gerçek. Rektörlerin Kongre üyeleri tarafından sorguya çekilmesi ise yeni bir despotizm türünü—Yeni Makkartizmi—çağrıştırdığına kuşku yok. Geçmişte antisemitik davranışların haklı olarak kınandığını belirten TÜBA, ancak günümüzde ortaya çıkan “antisemitizme karşı despotizmin” daha da endişe verici olabileceğini vurguluyor. Bu nedenle, akademik camianın bu meseleye öncelikli bir konu olarak eğilmesi gerekiyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde üniversitelerin gelirlerinin önemli bir kısmını yapılan bağışlardan elde etmesi, sorunu daha da karmaşık hale getirmekte. İsrail’e verilen koşulsuz destek, bu üniversitelerin yalnızca bağımsızlıklarını kaybetmeleri nedeniyle değil, aynı zamanda mali desteklerini de yitirmeleri sebebiyle itibarlarına zarar veriyor. Nitekim, yaşanan tüm bu olaylar, özellikle ABD’de, İsrailli kökenli büyük bağışçıların, antisemitizme karşı yeterince önlem alınmadığı gerekçesiyle üniversitelere yaptıkları bağışları geri çekmelerine yol açmakta.

Dolayısıyla, kimseye yaranamayan bu kurumlar;

  1. Fikir ve kanaat hürriyetini baltaladıkları için itibarlarını kaybediyorlar. 
  2. İsrail menşeli bağışçıların finansal desteklerini çekmeleri nedeniyle maddi güçlerini yitiriyorlar.

Kendilerini düşürdükleri bu durum nedeniyle, haddizatında ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranabiliyorlar.

Tıpkı medyada olduğu gibi, akademide de İsrail’i eleştirenler bedelini ödemektedir. Örneğin, sözde prestijli akademik yayın kurumları, İsrail hakkında yazılan makalelerin yayımlanma sürecinde olağan denetim usullerinin ötesine geçerek, editoryal politikalarını doğrudan ihlal etmeyi göze alarak bazı çalışmaları yayımlamamak için bahaneler üretmektedir.

Bu noktada, ABD’de bu konuyla ilgili oldukça tartışmalı iki örnek vermek istiyorum. Harvard Law Review (HLR) ve Columbia Law Review (CLR), Amerika’nın sözde “en prestijli” akademik yayınları arasında yer alıyor ve bu dergiler, Harvard ve Columbia Üniversiteleri’ndeki öğrenciler tarafından yönetiliyor. Ancak, Harvard Üniversitesi, Hukuk Fakültesi’nde okuyan Filistinli bir öğrencinin makalesini yayımlamamak için olağan dışı ve tuhaf yöntemlere başvurur.

Üniversite yönetimi, “Nakba’nın Hukuki Bir Kavram Olarak İnşasına Doğru” başlıklı makaleyi, akademik özgünlük de dâhil olmak üzere, metnin yayımlanması için gereken tüm şartları taşımasına rağmen yayımlamayı reddetti (Eghbariah, 2024). Harvard Law Review’de yayımlanması için tüm aşamaları başarıyla tamamlayan bu makale, derginin editörlerinin acil bir toplantıya çağrılmasıyla engellendi. Sonuç olarak, editörler bu çalışmanın yayımlanmaması yönünde karar aldı.

Baş editörlerden Shahriari-Parsa ve çevrimiçi editör Sabrina Ochoa, Harvard Law Review’de hiçbir çalışmanın bu kadar sıkı bir inceleme sürecine tabi tutulduğuna daha önce şahit olmadıklarını ifade ettiler (Lennard, 2023). Shahriari-Parsa, standart editoryal süreci tamamladıktan sonra geri çekilen başka bir makale örneği olmadığını vurguladı. Anonim bir editör ise, kendi araştırmalarına dayanarak derginin İsrailli akademisyenlere geniş yer verdiğini ancak Filistinli akademisyenlere yer vermediğini belirtti. 

Bu aşamada belirtmek gerekir ki, Harvard Üniversitesi’nin yıllık geliri 52 milyar dolar. Türkiye’deki 200’ü aşkın üniversitenin toplam geliri ise yaklaşık 9 milyar dolar. Ve yine belirtmek gerekirse, Birleşmiş Milletler bünyesindeki 95 ülkenin Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) değeri 50 milyar dolar bandının altında.

Böylesine devasa bir maddi güçle mücadele etmek tabii ki çok zor. Ancak Amerikan üniversitelerinin yalnızca İsrail lobileri tarafından desteklendiği zannedilmesin. Eti Holding’i uzun yıllardır boykot eden muhafazakâr kitlenin besleyip büyüttüğü Ülker/Yıldız Holding de Harvard Üniversitesi’nin bağışçıları arasında yer almakta. Harvard’a 24 milyon dolar bağış yapan Yıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ali Ülker’in, Türkiye’de Harvard’daki gibi bağımsız (!) bir bilim enstitüsü kurmak istediğini beyan ettiğini de buraya iliştirelim (Ülker, 2022).

Harvard’daki girişimi sonuçsuz kalan Filistinli öğrenci, eserini Columbia Law Review’de yayımlamayı başardı. Ancak, bahsi geçen makale çok kapsamlı bir denetleme ve revizyon sürecinden geçmesine rağmen, yayımlandıktan yalnızca birkaç saat sonra Yönetim Kurulu kararı ile yayından kaldırılmaya çalışıldı. Bu kararın tepki çekeceğini öngören Yönetim Kurulu, çareyi geleneksel yöntemlere başvurmakta buldu ve amiyane tabirle internetin fişini çekti. Yönetim Kurulu, makaleyi yayından çekmek yerine, derginin internet sitesini tamamen kapatma kararı aldı.

Bu karar, öğrenciler tarafından bir Yönetim Kurulu üyesine gönderilen tehditkâr bir e-postanın ardından geri çekilmek zorunda kaldı. Öğrenciler, Yönetim Kurulu müdahalesi düzeltilmezse dergi için çalışmayı bırakacaklarını söylediler.

Sonunda, Eghbariah’ın makalesi yeniden yayımlandı, ancak iki önemli değişiklik yapıldı:

  1. Makale tekrar yayımlanırken, metinden “makale” kelimesi çıkarıldı. Böylece, yayımlanan esere akademik bir makale olmaktan ziyade blog yazısı izlenimi verildi.
  2. Makalenin altına bir uyarı notu eklenerek, tüm editörler tarafından tam inceleme sürecinden geçmediği ve bunun standart prosedürlerin ihlali anlamına geldiği belirtildi.

Makaleyi kaleme alan Eghbariah, editörlere gönderdiği yanıtta şu ifadeleri kullandı:

Bu düpedüz ayrımcılıktır. Bu konuda lafı dolandırmayalım—bu aynı zamanda doğrudan sansürdür.”

Bir diğer editör, editörlerin bu tutumunun ardındaki temel sebeplerin korku ve kariyer endişeleri olduğunu açıklamıştır. Harvard, öyle politize olmuş bir kurumdur ki, okulun ilan panolarında Filistin yanlısı öğrencilerin fotoğrafları sergilenmiş ve bu öğrenciler açıkça hedef gösterilmiştir. Yaşadıkları korku nedeniyle editörler, söz konusu makalenin yayımlanmasına izin verdikleri takdirde kendi fotoğraflarının da ilan panolarına asılacağından endişe etmişlerdir. Ancak yalnızca korku bu durumu tam olarak açıklamaya yetmemektedir.

Harvard Law Review’de editör olmak, hukuk ve siyaset kariyerini ilerletmek ve ikbal basamaklarını hızlı bir şekilde tırmanmak için son derece etkili bir platformdur. Örneğin, Barack Obama’nın bir zamanlar bu derginin başkanlığını yaptığı düşünüldüğünde, bu kurumun editörlere büyük bir profesyonel ağ sunduğu açıktır. Bu nedenle, derginin tartışmalı kararında hem korkunun hem de kariyer beklentilerinin önemli rol oynadığı söylenebilir.

Bu çarpık sisteme karşı yalnızca beş editör isyan edebilmiş ve oylarıyla bu düzene ortak olmayı reddetmiştir. Açıkça belirtmişlerdir ki, “Bu emsalsiz karar, akademik özgürlüğü tehdit etmekte ve Filistinli seslerin bastırılmasını pekiştirmektedir.” Ancak diğerleri, yalnızca kendi kariyerlerini korumak adına çalıştıkları derginin kurallarını ve ilkelerini feda etmeyi seçmiştir.

Bu olaylar, akademik özgürlüğü tehdit etmekle kalmamış, aynı zamanda üniversitelerin gerçekten bağımsız olup olmadığını da sorgulatmıştır. İsrail meselesi, devlet fonlarına bağımlı olmayan, ancak özel bağışlarla varlığını sürdüren vakıf üniversitelerin de en az diğerleri kadar, hatta belki de daha büyük bir tehdit altında olduğunu göstermiştir. Bu bağlamda, akademik özgürlük kriterinin üniversite sıralamalarına nasıl yansıdığı da ayrı bir araştırma konusu olmalıdır. 

Kurşundan Daha Güçlü ve Yıkıcı Bir Silah: Antisemitizm

“Anti-Semitizm” terimi hatalı bir tercihtir çünkü “Semitizm” sadece Yahudileri değil, Arapları da kapsayan bir ifadedir. Tıpkı İslamofobinin Müslümanlara yönelik olumsuz yargılara karşı bir koruma sağlamayı amaçlaması gibi, Yahudiler de daha doğru bir terimle korunmalıdır. Bu kavram, Avrupa merkezli olması hasebiyle, Araplar’ın da içerisinde olduğu diğer Semitik grupları dışlamaktadır (Anderson, 2020). Bir diğer problem, Avrupa’nın Yahudilere yönelik tarihsel ayrımcılığı ve bunun doğal sonucu olarak İsrail’in yanlış bir şekilde tüm Yahudi halkıyla özdeşleştirilmesi, sorunu daha da katmanlı bir hale getirmektedir.

Eğer anti-Semitizm terimi geniş ve doğru bir anlamda Semitik grupları korumayı amaçlıyorsa, Filistinlileri “insan görünümlü hayvanlar” (human animals) olarak gören İsrailli bakandan daha anti-Semitik birini bulmak zor olurdu (Kasraoui, 2023). Bu nedenle, “anti-Yahudilik” (anti-Judaism) veya “Yahudi karşıtlığı” (Jewphobia) gibi çok daha doğru kavramların kullanılması gerekir-di. Uluslararası Holokost Anma İttifakı (International Holocaust Remembrance Alliance – IHRA)’nın 2016’da kabul ettiği “anti-Semitizmin çalışma tanımı” eksik ve yanıltıcıdır (IHRA, 2016). Belirsizliği nedeniyle İsrail’e yönelik eleştirileri otomatik olarak anti-Semitik olarak değerlendirme eğilimini artırmıştır. Bu tanım, yasal bağlayıcılığı olmayan bir “çalışma tanımı” olarak sunulsa da, hukuki belirsizliği nedeniyle yarı-resmi bir statü kazanmıştır. Dahası, bu tanım bir parlamento yasasıyla değil, hükümetin basın açıklamasıyla benimsenmiş ve demokratik bir tartışma sürecinden geçmemiştir. Ancak buna rağmen, bazı çıkar grupları bu tanımı hukuki emsallere dayandırarak bir baskı aracı olarak kullanmaktadır.

IHRA, 2016 yılında ortaya attığı çalışma belgesinde yalnızca antisemitizmi tanımlamakla yetinmemiş, aynı zamanda antisemitik uygulamaları 11 örnek üzerinden açıklama yoluna gitmeyi tercih etmiştir. Ancak, IHRA tarafından öne sürülen birçok örnek son derece sorunludur ve antisemitizmin kapsamını olağanüstü şekilde genişletmiştir. 

IHRA’nın antisemitizm tanımı ve sunduğu örnekler, Yahudi karşıtlığını tanımlamak yerine, İsrail devleti ve/veya hükümetlerini eleştiren her türlü söylemi antisemitik olarak nitelendirerek konuyu bulanıklaştırmaktadır. Örneğin, yedinci örneğe göre İsrail’i ırkçı bir devlet olarak tanımlamak antisemitik bir yaklaşımdır. Yine aynı maddeye göre, İsrail’in kendi kaderini tayin etme (self-determination) hakkından yoksun olduğunu iddia etmek de antisemitik bir söylem olarak kabul edilmektedir. Bu metinle hareket edildiğinde, adeta kendi kaderini tayin etme hakkı yalnızca İsrail’e bahşedilmiş bir hakmış gibi bir sonuçla karşılaşmaktayız.

Gerçekten de, yedinci örnekte bir yandan İsrail’i ırkçı bir girişim olarak eleştirmenin antisemitik olduğu iddia edilirken ve kendi kaderini tayin etme hakkı sanki yalnızca İsrail’e tanınan bir ayrıcalıkmış gibi sunulurken, bir sonraki örnekte çifte standart uygulamalarının da antisemitik olduğu belirtilmektedir. Bu çelişki, IHRA belgesinin kendi içindeki tutarsızlığı gözler önüne sermektedir. İsrail’in “ırkçı bir girişim” olarak eleştirilemeyeceği iddiası, mantıksız olmanın ötesinde, IHRA’nın kendisinin referans verdiği hukukun eşitliği ilkesine de aykırıdır. Etnik temizlik ve sivillere yönelik katliamları ırksal ideoloji temelinde gerçekleştiren herhangi bir devletin bu suçlardan ötürü eleştirilmesi gayet doğaldır. Ayrıca, İsrail’in etnik temizlik yoluyla kurulduğu ve Knesset’ten (İsrail Parlamentosu) geçen birçok yasanın ırkçı öğeler içerdiği de geniş çapta belgelenmiş bir olgudur (Anderson, 2020).

Belgede sunulan örneklerin çoğu Yahudilikten çok İsrail’e odaklanmakta ve böylece İsrail eleştirisini antisemitizmle eş tutan bir çerçeve yaratılmaktadır. Oysa, devletler bireyler gibi ayrımcılığa uğrayamaz; eleştirinin hedefi de bireyler değil, devlet politikalarıdır. Ancak Komite’nin antisemitik örnekler olarak sunduğu metnin çoğunluğu, Yahudi kavramı yerine İsrail kavramına yer vermekte ve Yahudilik eleştirisi ile İsrail devleti/hükümeti eleştirisini bir tutarak her ikisinin de antisemitik olduğu yönünde bir imaj çizmektedir.

Komitenin asıl gayesi bu mu, değil mi bilemeyiz; ancak ortaya attığı tanım ve örnekler, antisemitizmi olağanüstü bir şekilde geniş tanımlamakta, bu da akademide ve medyada yalnızca sansüre değil, aynı zamanda otosansüre de sebebiyet vermektedir.

Özellikle, İsrail’in savaş suçlarını Nazi politikalarıyla kıyaslamanın antisemitik olarak tanımlanması dikkat çekicidir (10. Örnek). Bu örnekte de Yahudiliğe yönelik bir kavram yoktur; Yahudiliğin yerini yine İsrail almaktadır. İsrail devletinin işlediği suçlar ile Nazilerin işlediği suçları mukayese etmenin antisemitik olduğu tespitini yapan/dayatan komite, farkında olmadan ve dolaylı olarak Nazi Almanyası’nın suçlarını hafifletme tehlikesi de barındırmaktadır. Şöyle ki, komitenin bu yaklaşımına dayanarak Nazilerin, hastane ve ambulans bombalamadığını, Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kurum ve kuruluşlara sığınan sivil halka saldırmadığını, Yahudileri sistematik olarak açlığa ve susuzluğa mahkûm etmediğini iddia etmek mümkün hale gelecektir. Çünkü saydığımız tüm bu suçların İsrail tarafından işlendiği konusunda bir tereddüt yoktur. 

Komiteye göre İsrail’in işlediği suçlar ile Nazilerin işlediği suçlar benzer ağırlığa sahip olmayacağından kıyaslanamayacaktır. Kıyas durumunda antisemitizm kartına yeniden başvurulacaktır. Bu durum, mantık olarak bizi İsrail’in işlediği tüm bu suçların Nazilerce işlenmediğini söyleme hakkına sahip olduğumuz sonucuna götürecektir. 

İsrail’in Holokost’u tarihteki tek soykırım olarak konumlandırma çabası, diğer halkların acılarının görmezden gelinmesine ve İsrail’in işlediği suçlara karşı eleştirinin baskılanmasına da sebebiyet vermektedir. Ailesi Holokost’tan sağ kurtulan ve İsrail hükümetinin politikalarını eleştirmesi ve  Filistinlilerin haklarını savunması nedeniyle İsrail’e girişi yasaklanan; Holokost Endüstrisi isimli kitabın yazarı Norman Finkelstein, Nazizm kurbanlarının anısını koruma konusundaki asıl tehdidin, Holokost inkârcılarının çarpıtmalarından değil, Holokost’un hatırasını koruduklarını iddia eden figürlerden kaynaklandığını savunmaktadır (Finkelstein, 2015).

İsrail, benimsemiş olduğu “soykırım tekeli” politikası nedeniyle, diğer toplumların yaşadığı acıların soykırım olarak tanımlanmasını bile henüz hazmedememişken, kendisinin Filistin halkına soykırım yaptığı yönündeki eleştirilere maruz kalması, vermiş olduğu histerik tepkiyi zannediyorum açıklamaya yetmektedir.

Sonuç olarak, IHRA’nın tanımı, antisemitizmi önleme hedefinden saparak İsrail hükümetinin bir propaganda aracına dönüşmüştür. İsrail’in insan hakları ihlallerine yönelik meşru eleştiriler antisemitizmle eş tutulduğunda, antisemitizmle mücadele zayıflamakta ve soykırım gibi ağır suçların tartışılmasını engelleyen bir dokunulmazlık kalkanı yaratılmaktadır.      

‘İsrail, güçlü Yahudi lobisi ve medya hâkimiyeti sayesinde, Nazi dönemindeki suçlara benzer suçlar işlemesine rağmen herhangi bir yaptırıma uğramıyor’ minavalinde bir cümle kurduğunuzda, tebrikler: tescilli antisemitiksiniz. Çünkü hem “Yahudi lobisi” hem de “Nazi benzeri suçlar” ifadeleri, IHRA’nın tanımına göre antisemitik kabul edilmektedir. Bu da muhatabını linç ederek bitirmek için fazlasıyla yeterlidir.

Yine bu metne göre, bir Yahudi’nin yapmış olduğu bir yanlışı tüm Yahudilere mâl etme girişimi de antisemitik örnekler arasında yer almaktadır. Genelleme girişimi zaten yanlıştır; ancak bu yanlış yalnızca Yahudiler söz konusu olduğunda “koruma zırhı” sayesinde bertaraf edilir. Kendisini Müslüman olarak tanımlayan birinin yanlış eylemleri neticesinde, tüm Müslümanların zan altında bırakılacak yorumlara maruz kalmasını ise “İslamofobi” zırhı korumaya yetmeyecektir. Ya da, İsrailli bakanın tüm Filistinlileri “insan görünümlü hayvanlar” olarak tanımlaması da “düşünce özgürlüğü” zırhı ile korunacaktır.   

Sonuç:

Antisemitizm özelindeki çifte standart uygulamalarının ve akademi ve medyanın sansür ve otosansür ile susturulma çabalarının uzun vadede ve küresel ölçekte fikir ve kanaat hürriyetini baltalayacağına yönelik hiçbir şüphe yoktur.

Ukrayna işgalinin henüz ikinci gününde Rusya’nın tüm spor müsabakalarından ve Eurovision’dan men edildiği, Rus akademisyenlerin konferans davetlerinin iptal edildiği ve boykota uğradıkları bir zaman diliminde, İsrail’in adeta ödüllendirilircesine tüm organizasyonlarda yer alabildiği, ve bu çifte standardı eleştiren akademisyenlerin işlerinden olduğu gerçeği, yeni Batı düzeninin artık despot rejimlere tepeden bakarak demokrasi ve insan hakları dersi verme dönemini sona erdireceğini de açıkça göstermektedir.

Özellikle Çin, Rusya, Kuzey Kore gibi otokratik rejimlere has olan fikir ve kanaat hürriyetini baltalayıcı eylemlerin, İsrail-Filistin gibi hassas konular özelinde Batı’da da problem teşkil etmeye başlaması, Freedom House gibi derecelendirme kuruluşlarının dikkat çektiği “küresel ölçekte demokrasi erozyonu”nun varlığını, ciddiyetini ve hatta bu derecelendirme kuruluşlarının bağımsızlığına ilişkin soru işaretlerinin ortaya çıkacağı gerçeğini de gözler önüne sermektedir. 

Dahası, insan hakları ihlallerinde, fikir hürriyetine yönelik baskılarda ve akademik özgürlüğü bertaraf eden uygulamalarda Batı’nın benimsediği ikircikli ve tutarsız tavırlar, uzun vadede despot rejimler tarafından kendi ihlallerini meşrulaştırmak için kullanılmaya müsait bahaneler olarak yeniden karşımıza çıkacaktır.      

Kaynakça

Freedom House, ‘Freedom in the World 2024:The Mounting Damage of Flawed Elections and Armed Conflict’ https://freedomhouse.org/country/turkey/freedom-world/2024 

Gazeteoksijen, ‘Ali Ülker: Türkiye’de, Harvard’daki gibi bağımsız bilim enstitüsü kurmak istiyoruz’ (31.03.2022) https://gazeteoksijen.com/saglik/ali-ulker-turkiyede-harvarddaki-gibi-bagimsiz-bilim-enstitusu-kurmak-istiyoruz-151789 

IHRA, ‘Working Definition of Antisemitism’ (2016) https://www.holocaustremembrance.com/working-definition-antisem 

Janine Zacharia, “Opinion | The Real Problem With the AP’s Firing of Emily Wilder” (05.26.2021), Politico, https://www.politico.com/news/magazine/2021/05/26/emily-wilder-fired-ap-490892 (Accessed by 29.06.2024)      

Jogchum Vrielink, Paul Lemmens, Stephan Parmentier, ‘Academic Freedom As a Fundamental Right’, (2010), League of European Research Universities (LERU) 

Natasha Lennard, ‘University Professors Are Losing Their Jobs Over “New McCarthyism” On Gaza’ (16.05.2024) The Intercept, https://theintercept.com/2024/05/16/university-college-professors-israel-palestine-firing/   

Norman G. Finkelstein, The Holocaust Industry: Reflections on the Exploitation of Jewish Suffering (Verso Books, 2015)   

Rabea Eghbariah, ‘Toward Nakba As a Legal Concept’, (2024) 124(4) Colombia Law Review

Safaa Kasraoui, ‘Israel Defense Minister Calls Palestinians ‘Human Animals’ Amid Israeli Aggression’, (09.10.2023) Morrocco World News, https://www.moroccoworldnews.com/2023/10/358170/israel-defense-minister-calls-palestinians-human-animals-amid-israeli-aggression 

Tim Anderson, ‘What’s wrong with the IHRA “working definition” of Anti-Semitism?’, (29.01.2020), The AltWorld, https://thealtworld.com/tim_anderson/whats-wrong-with-the-ihra-working-definition-of-anti-semitism   

Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA), Filistin-İsrail Savaşı Raporu (TÜBA – Ankara, 2023).    

Muhammet Dervis Mete
Muhammet Dervis Mete
1989 yılında Erzurum'da doğan Av. Muhammet Derviş Mete, 2008 yılında başladığı ODTÜ Ekonomi Bölümü’ndeki eğitimini bırakarak, 2014 yılında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olmuştur. Üniversite giriş sınavında Türkiye genelinde ilk 10’a girerek "Başbakanlık İlk 100 Derece Bursu" ve "İş Bankası Yılın Altın Öğrenci Ödülü" gibi prestijli burs ve ödüllerin sahibi olmuştur. 2018 yılında Durham Üniversitesi’nde (İngiltere) yüksek lisans derecesini tamamlayan Mete, 2020 yılında Avrupa Komisyonu’nun sağladığı Jean Monnet Bursu ile Leiden Üniversitesi’nde (Hollanda) ikinci yüksek lisans eğitimini bitirmiştir. Halen Edinburgh Üniversitesi’nde (İskoçya) anayasa hukuku alanında doktora çalışmalarını sürdürmektedir. 2016 yılı itibariyle Balıkesir Barosu’na kayıtlı olan Mete, İngilizce ve temel düzeyde Arapça bilmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Yeni Dünya Düzeni: Liberal Otokrasi (Bırakınız Yapsınlar)

Giriş               İfade özgürlüğü, Ordinaryüs Profesör Ali Fuad Başgil’in ifade ettiği şekliyle, özgürlüklerin en değerlisidir ama tarih boyunca en büyük...

Müzakereci Anayasa, Bilinmezlik Perdesi ve Kurban Bayramı Üzerine Notlar

Giriş İlk bakışta birbirleriyle herhangi bir ilgisi yokmuş gibi görünen bu üç kavramın nasıl ve neden bir araya geldiğini...

California Üç İhlal Yasası (Three Strikes Law) ve Türk...

Gazetelerin üçüncü sayfaları, suç kayıtları kabarık olan kişilerin işledikleri yeni suçların haberleriyle dolu. Bir kaç örnekle başlayalım. “Ümraniye'de...