Dava ve Vicdan I: İyi İnsanlar Kötülüğe Nasıl Ortak Olur?

Kötülük çoğu zaman vicdansız insanların değil, vicdanını geçici olarak susturmayı öğrenmiş sıradan insanların işidir.

Bu yazı, “Dava ve Vicdan” başlıklı bir yazı dizisinin birincisi. Dizi boyunca din, ahlak ve siyasetin kesiştiği yerde önemli bulduğum sorulardan birine odaklanacağım: İnsanlar, özellikle de kendini iyi, vicdanlı, inançlı, vatansever ya da adil bilen insanlar, kötü şeylere nasıl razı olur? Meseleyi sadece din merkezli değil, ahlaki ve siyasi davranışın genel bir örüntüsü olarak ele alacağım. Bunu yaparken sosyal psikolojinin bireylerin ahlakı nasıl devre dışı bırakabildiklerine dair bulgularından, siyasal kimlik ve kutuplaşma tartışmalarından, ahlak felsefesinin “büyük sonuçlar küçük haksızlıkları affettirir mi?” sorusundan ve İslami geleneğin kötülüğe hem mazeret hem itiraz üreten modellerinden yararlanacağım. Dolayısıyla anlatacaklarım yalnızca dinî kimliklere özgü değil. Aynı düzenekleri devlette de görürsünüz, partide de, cemaatte, şirkette, ailede, üniversitede, hatta bazen en iyi niyetli sivil yapıların içinde bile.

6 Eylül 1955. O akşam İstanbul’da vitrinler kırılırken, dükkanlar yağmalanırken, kiliseler yakılırken sokağa dökülen on binlerce insanın çoğu profesyonel bir çete değildi. Büyük kısmı otobüslerle, kamyonlarla taşınmış, ellerine tek tip sopalar tutuşturulmuş, “Atatürk’ün Selanik’teki evi bombalandı” yalanıyla ateşlenmiş sıradan insanlardı. Ertesi sabaha kadar dört binden fazla ev, bin işyeri, yetmiş üç kilise tahrip edildi. Sonradan o bombayı bizzat bir Türk görevlinin koyduğu ortaya çıkacaktı; ama iş işten çoktan geçmişti.

Yıllar sonra, o gecenin en acı cümlelerinden birini futbolcu Lefter Küçükandonyadis kuracaktı. Rum’du, İstanbulluydu, sahalarda omuzlarda taşınan bir yıldızdı. “On beş gün önce gol attığımda omuzlardaydım,” diyordu; “o gün ise taş yağıyordu üstüme. En kötüsü, harçlık verdiğim çocuklar evime saldırdı.”

Harçlık verdiği çocuklar. Ama o çocuklar canavar değildi; mahallenin sıradan delikanlılarıydı, bir gün önce elini öpüp harçlık alan, ertesi akşam evine yürüyen gençler. Üstelik o geceki kalabalığın büyük kısmı için olan biten, sonradan geçen bir cinnet anı bile değildi. Çoğu ertesi gün işine döndü, sofrasına oturdu, kendi çocuğunu sevdi, kendini hâlâ gayet iyi bir insan olarak gördü. Çünkü insanın kendini iyi bilmesiyle bir kötülüğe ortak olması arasında, sandığımız kadar kalın bir duvar yoktur.

İyi insanlar kötülüğe nasıl ortak olur? Soru tuhaf gelebilir, çünkü kötülük deyince gözümüzde bir tür insan canlanır: zalim, sapkın, vicdansız. Sanki insanlık ikiye bölünmüş de bir yanda onlar, öbür yanda biz varmışız gibi. Oysa Soljenitsin, bu bölünmenin bir avuntu olduğunu Stalin’in kamplarında sekiz yıl yattıktan sonra yazmıştı. İyiyle kötüyü ayıran çizgi devletlerin, sınıfların ya da partilerin arasından değil, her insanın yüreğinin ortasından geçer.[1] Tarihteki büyük haksızlıkların çoğu da o “canavarlar” tarafından değil; kendini gayet normal, hatta iyi bilen sıradan insanların katılımıyla, onayıyla, sessizliğiyle işlendi.

O sıradan insanlar biziz. Vicdan sahibi, çocuğunu seven, komşusuna yardıma koşan, kendini iyi bir insan olarak bilen, Münir Özkul’a ağlayabilen ve çoğu zaman gerçekten de iyi bir insan olan bizler. İnsan kötülüğe çoğunlukla vicdanını kaybederek değil, onu geçici bir süre için “askıya alarak” katılır. İçeriden bir ses “şimdi sus, sonra bakarız” der. Sonra da genellikle bakılmaz.

Bu geçici “vicdanı askıya almayı” en sistemli inceleyen isim, sosyal psikolojinin önemli figürlerinden Albert Bandura oldu.[2] Bandura’ya göre hepimiz davranışlarımızı iç standartlarla denetleriz; o standartları çiğnediğimizde utanç ve suçluluk devreye girer. Ne var ki bu iç mahkemenin bir zaafı vardır: kapatılabilir. Bandura buna ahlaki kopuş (moral disengagement) adını verdi. Vicdanı iptal etmeden devre dışı bırakmanın öğrenilebilir teknikleri.

Kariyerinin son yıllarını bu tekniklerin gerçek hayatta nasıl çalıştığını anlamaya ayırdı Bandura. Tütün şirketlerinin iç yazışmalarında meselenin hiçbir zaman “insanları hasta ediyoruz” diye konuşulmadığını gösterdi; konu daima “bilimsel muğlaklık”tı, bir yöneticinin kaleminden çıkan o meşhur cümleyle özetlenebilen muğlaklık: “Şüphe bizim ürünümüzdür.”[3] İdam cezasının infaz edildiği hapishanelerde işbölümünün nasıl kurulduğuna baktı. San Quentin’de mahkûmu sandalyeye bağlayan ekipte herkes tek bir uzuvdan sorumluydu: biri sol bacağı bağlıyordu, biri sağ kolu, biri başı. Yüz yirmi altı infaza katılmış bir gardiyan, yıllar sonra gayet sakin biçimde anlatıyordu o günleri: “Ben tetiği çekmedim. Ben infazcı değildim.”

Gardiyanın söylediği yanlış da değildi aslında. Zaten mesele de tam olarak buydu.

Bandura’dan yıllar önce, daha 1960’larda, Stanley Milgram’ın ünlü itaat deneyleri madalyonun öbür yüzünü göstermişti. Sıradan insanlar, beyaz önlüklü bir otorite “sorumluluk bana ait” dediğinde, bir yabancıya tehlikeli olduğunu düşündükleri elektrik şoklarını vermeye devam edebiliyordu.[4] Vicdan ortadan kalkmıyordu; sadece sorumluluk başkasına devrediliyordu.

Bu deneylerin asıl sarsıcı yanı, ortada bir karakter kusurunun olmaması. Hannah Arendt, Eichmann’ın Kudüs’teki yargılanmasını izlerken tam bunu görmüş ve tam bu yüzden ürkmüştü, zira milyonların ölümünü organize eden adam ne bir canavardı ne bir sapkın; o sadece kariyerini düşünen, amirlerini memnun etmeye çalışan, ürkütücü derecede normal bir memurdu.[5] O insanları oraya getiren kim oldukları değil, içine düştükleri durumdu. Bu hem ürkütücü hem umut verici olarak görülebilir. Ürkütücüdür, zira aynı durum bizi de aynı yere getirebilir. Umut vericidir, çünkü durumdan doğan bir şey, görüldüğünde reddedilebilir de. Kötülüğe rıza bir kader değil, bir alışkanlıktır ve alışkanlıklar değişebilir.

Peki bir bilişsel süreç olarak vicdanı geçici olarak devre dışı bırakmak nasıl çalışır? Bandura sekiz ayrı yoldan söz eder ve hepsi tanıdık gelecektir. Ortada zararlı, haksız bir eylem olduğunu düşünün. O eylemi ahlaki olarak daha yüksek bir amaca bağlayabilirsiniz: dava için yapılmıştır. Daha kötüsüyle kıyaslayabilirsiniz: ya öbürleri gelseydi? Adını değiştirebilirsiniz: rüşvet değil hediyeleşme. Sorumluluğu yukarı devredebilirsiniz: ben emir kuluyum. Kalabalığa dağıtabilirsiniz: kurul kararıydı. Verilen zararı küçültmeye çalışabilirsiniz: ama hizmet de edilmiş. Zarar görenin insanlığını eksiltebilirsiniz: onlar zaten… Ya da olan biteni doğrudan mağdura yükleyebilirsiniz: başına geleni hak etti. Bu liste önemli, zira bu dizinin geri kalanı vicdanı devre dışı bırakmanın bu yollarını tek tek konu alacak: gündelik hayattaki tanıdık hallerinden, siyasette ve o siyaseti besleyen dini gelenekte aldıkları biçimlere kadar.

Bahsi geçen sekiz yol, esas olarak dört temel gruba indirgenebilir: eylemi yüceltmek, sorumluluğu dağıtmak, zararı küçümsemek ve mağduru suçlamak. İlk grup, yani eylemi yüceltmek, en güçlü olanıdır; çünkü kötü bir işi mazur göstermekle kalmaz, onu bir vazifeye dönüştürür. Yapılan şey artık savunulması gereken bir kusur değil, üstlenilmesi gereken bir yüktür: devletin bekası için, milletin selameti için, çocukların geleceği için. Amaç yeterince büyütüldüğünde, altında ezilen tekil haksızlık gözden kaybolur. Hesap o kadar yücedir ki içine yazılan kayıplar küçük görünür.

Dördüncü grubun, mağduru suçlamanın, en tüyler ürpertici, meşhur örneklerinden birisi 20.yüzyıl ortasında Amerikan kurşun endüstrisiyle ilgilidir. O dönemde kurşunlu boya yüzünden zehirlenen çocuklarla ilgili suçlamalar ortaya çıkmıştı. Endüstri birliğinin sözcüleri, zehirlenen çocukların “zaten doğuştan geri” olduklarını, yenmeyecek şeyleri yemelerine yol açan bir hastalık taşıdıklarını, sorunun da esasen “cahil ailelerin” sorunu olduğunu söylediler.[6] Zarar gören çocuk, kendi zehirlenmesinin faili yapılmıştı. Bu cümleleri kuran adamlar akşam evlerine gidip kendi çocuklarını öpüyordu, muhtemelen huzurla.

Bu fiiller yalnızca endüstrilerde ve savaşlarda çalışmaz elbette. Küçük ölçekli halleri gündelik hayatın dokusuna işlemiştir. Trafikte kural ihlalini “herkes yapıyor” diye savunuruz. İşyerinde haksız bir karara imza atarken “ben karşı çıktım ama kurul böyle istedi” deriz. Kopyaya “yardımlaşma”, kayırmaya “vefa”, dedikoduya “sohbet” deriz. Hiçbiri felaket değildir; ama hepsi aynı kasın egzersizidir. Ve kaslar, egzersizle güçlenir.

Bu tekniklerin başka bir özelliği nadiren tek başına iş görmeleridir. Gerçek hayatta paket halinde iş görürler. Bir savunma cümlesini yakından dinlerseniz çoğu zaman içinde aynı anda bir yüce amaç, bir kıyas, bir sorumluluk devri ve bir zararı küçültme çabası bulursunuz. “Memleket meselesi bu, daha beterini yaşamadık mı, hem karar bizim değil yukarının, zaten abartıldığı kadar da bir şey yok.” Tek nefeste dört manevra. Paketin gücü tam da bu karmaşık yapısından gelir: hangi parçasına itiraz etseniz, öbür parça devreye girer.

Bu teknikler her yerde çalışır; ama hiçbir yerde siyasetteki kadar rahat çalışmaz. Peki neden? Çünkü siyaset, ahlaki kopuşun bütün hammaddelerini seri halde üreten bir mekaniğe sahiptir. Büyük amaç üretir örneğin: beka, dava, devrim. Düşman üretir: iç düşman, dış düşman, üst akıl. Aciliyet üretir: bu seçim son seçimdir, bu viraj son virajdır. Sadakat talep eder: saflar sıklaştırılacak, kol kırılır yen içinde kalır. Ve sorumluluğu kalabalıklaştırır: parti karar almıştır, kurul uygun görmüştür, komisyondan geçmiştir.

Bu hammaddelerin en kullanışlısı olağanüstülüktür. “Olağanüstü zamanlardan geçiyoruz” cümlesi, ahlaki muhakemenin genel af ilanıdır: olağan zamanda savunulamayacak her şey, olağanüstü zamanın hesabına yazılabilir. Bu yüzden olağanüstülük hiç bitmez; bitmesi kimsenin işine gelmez. Bir viraj biter, yenisi başlar. Ve viraj hiç bitmeyince, virajda yapılanlar da hiç sorgulanmaz.

Son on yılın kamusal dilinden hatırlayalım. “Beka kampanyaları” tipik bir kıyas manevrasıydı. Soru artık “bu yapılan doğru mu” değil, “ya ötekiler gelirse” sorusuydu ve o soruya verilen her cevap mevcut olanı aklıyordu. Yolsuzluk tartışmalarında hemen gündeme gelen “davaya zarar gelmesin” formülü, iddiaları tartmadan rafa kaldırmanın yüce amaç diliydi. KHK döneminde on binlerce insan hakkında verilmiş kararların her daim yanında gezinen “kurunun yanında yaş da yanar” deyişi, zarar küçültmenin halk ağzındaki veciz haliydi; yanan yaşın bir insan hayatı olduğu, deyişin içinde görünmez oluyordu. Mekanizma iktidarın tekelinde de değildir: muhalefet cenahında her eleştiriyi “onlarınki dururken bunu mu konuşuyoruz” diye karşılayan refleks aynı ailedendir. Kıyas, kimin elindeyse onun vicdanını uyutur. İktidarın farkı ahlaki değil, operasyoneldir zira aynı mekanizmayı devlet ölçeğinde çalıştırma imkanına sahiptir.

Peki din bu hikayeye nereden girer?

Bu mekanizmalar boş kalıplardır ve her toplum onları kendi kutsal kelimeleriyle doldurur. Kiminde “devrim” doldurur, kiminde “vatan”, kiminde “piyasa”, kiminde “dava”. Din bu hikâyeye kötülüğün kaynağı olarak girmez; ahlaki muhakemeye hem mazeret hem itiraz dili sağlayabilen, iki yöne de işleyebilen güçlü bir repertuvar olarak girer. Aynı gelenek “dava için siyasi iktidarın devamından daha elzem bir şey yoktur” da diyebilir “kul hakkını Allah bile affetmez” de. Aynı gelenekten hem sorumluluğu yukarı devretmenin kurumları çıkmıştır hem de zulme rıza gösterenin de zalim sayılacağı ilkesi. Bu dizide, o repertuvarın iki yüzünü de masaya yatırmaya çalışacağım.

Bütün bunlardan çıkması gereken sonuç, ‘demek ki insan davranışının doğası bu’ olmamalı. Dikkat edin, bu cümlenin kendisi de yukarıdaki listede var. ‘Herkes yapıyor’, zararı küçültmenin en bilindik kalıbıdır. Kötülüğün sıradan insanlarca onaylandığını fark etmek bizi umursamazlığa değil, mücadeleye sevk etmeli. Üstelik bu “numaraların” herkeste bulunması, herkesi eşit kılmaz. Bir sürücünün trafikte yaptığı küçük kaçamakla bir iktidarın sistemli kaçamağı aynı kavramsal ailedendir belki, ama aynı ağırlıkta değildir; ölçek, imkan ve bedel farkı ahlaki bir fark yaratır.

Bu ilk yazıdan yazara ve okuyucuya tek bir egzersiz kalacaksa şu olsun: dört cümleyi kendi ağzımızda yakalamayı deneyelim. “Ben sadece işimi yapıyorum.” “Daha beterleri var.” “Bir şey olmaz bundan.” “Hak etmişti.” Bunlar kötü insanların cümleleri değil; hepimizin cümleleri. Tehlikeleri de tam burada. Ahlaki çöküş bir topluma nadiren gürültüyle gelir. Kötülük çoğu zaman kötülük diye gelmez; bir dava, bir zorunluluk, bir prosedür, bir kıyas ya da bir suskunluk olarak gelir. Vicdan dediğimiz şey, tam da o kılık değiştirme anını fark etme kabiliyetidir.

Bundan sonraki yazılarda bu yolların her birini tek tek ele alacağım. Çoğu zaman din, ahlak ve siyaset iç içe geçecek: “devletin bekası” derken yapılan hesabı, “emir kuluyum” deyip sorumluluğu devretmenin rahatlığını, bir haksızlığın hesabını ahirete bırakmanın nasıl bir teselli olduğunu konuşacağız. Ama madalyonun öbür yüzünü de: aynı dini geleneğin, kamu malına el uzatmayı en affedilmez günahlardan sayan, kötülüğe “hayır” demeyi buyuran damarını. Yol boyunca pusulam suçlamak değil, teşhis etmek olacak ve tedaviyi de önce kendimde denemek.


[1] Aleksandr Soljenitsin, Gulag Takımadaları (İstanbul: Felix Kitap, 2023). İyiyle kötüyü ayıran çizginin her insanın yüreğinden geçtiği pasaj, eserin IV. kısmında (“Ruh ve Dikenli Tel”) yer alır.

[2] Albert Bandura, Moral Disengagement: How People Do Harm and Live with Themselves (New York: Worth Publishers, 2016). Kuramın ilk sistemli sunumu için: Bandura, “Moral Disengagement in the Perpetration of Inhumanities”, Personality and Social Psychology Review 3/3 (1999), s. 193-209.

[3] “Doubt is our product”: Brown & Williamson şirketinin 1969 tarihli iç yazışması; tütün davaları sürecinde kamuya açılan belgeler arasındadır. Bandura (2016) tütün endüstrisi bölümünde tartışır.

[4] Stanley Milgram, Obedience to Authority: An Experimental View (New York: Harper & Row, 1974). Türkçesi: Deney: İnsanın Gerçek Doğasını İfşa Eden, çev. Melis Olçum ve K. Uğur Tüfekçi (İstanbul: Kafekültür Yayıncılık, 2015).

[5] Hannah Arendt, Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, çev. Özge Çelik (İstanbul: Metis Yayınları, 2009). Özgün baskı: Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil (1963).

[6] Kurşun endüstrisinin mağdur-suçlayıcı savunma hattı (“pika hastalığı” ve “cahil aileler” argümanları) endüstri birliği yazışmalarıyla belgelenmiştir; bkz. Gerald Markowitz ve David Rosner, Deceit and Denial: The Deadly Politics of Industrial Pollution (University of California Press, 2002); Bandura (2016) da kurşun endüstrisi bölümünde tartışır.

Uğur Özdemir
Uğur Özdemir
1979 yılında İstanbul’da doğan Uğur Özdemir, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde lisans eğitimini, Bilgi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nde yüksek lisans eğitimini, Washington Üniversitesi, St. Louis Siyaset Bilimi Bölümü’nde doktorasını tamamladı. 2011-2013 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 2013-2014 yıllarında Rochester Üniversitesi’nde çalıştı. 2014’ten bu yana Edinburgh Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde kantitatif siyaset bilimci olarak çalışıyor. Bu süre içinde Kantitatif Sosyal Bilimler Merkezi’nin ve Seçimler, Kamuoyu ve Partiler Araştırma Grubu’nun direktörlüğünü üstlendi. Özdemir, siyasal davranış, siyaset psikolojisi, popülizm, otoriter propaganda ve siyasal rekabet modelleri üzerine çalışıyor. Araştırmalarında kantitatif veri analizi ve yapay zekâ metotlarını kullanıyor.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Özgür Seçim, Güdümlü Zihin

“Parti, gözlerinle gördüğünü, kulaklarınla duyduğunu inkâr etmeni emrediyordu. Bu onların son ve en esaslı emriydi.” — George Orwell, 1984   Orwell bu...

Ekopolitik Akademi Ders Serisi Devam Ediyor!

Toplumsal travmalar sadece bireyleri değil, kolektif belleği de şekillendirir. Peki, geçmişin acıları nasıl hatırlanır, nasıl aktarılır? Mağduriyet söylemleri...

Medya, Sosyal Medya ve Algı Yönetimi: Dijital Çağda Siyasal...

EKOPOLİTİK AKADEMİ DERS SERİSİ DEVAM EDİYOR! Dijital çağda bilgiye erişim kolaylaştı ama gerçek bilgiye ulaşmak zorlaştı. Peki, medya ve...

Travma Hafızasının Uzun Gölgesi: Dinamik Otoriterlik Modeli

Toplumlar neden geçmiş travmalara tutunur? Travma hafızası, otoriterliğe yönelimi nasıl şekillendirir? Peki ya bireylerin güvenlik ihtiyacı, siyasi tercihlerini...

Ekopolitik Akademi Ders Serisi Devam Ediyor!

Güçlü liderler nasıl ortaya çıkar? Karizma, otorite ve liderlik özellikleri toplumları nasıl etkiler? Siyasal liderlerin psikolojik profilleri, kitlelerin...

Aday Belirleme Siyaseti Akademik Semineri

Siyasette kimin aday olacağına kim, nasıl karar veriyor? Adaylar nasıl belirleniyor, bu süreçte hangi dinamikler etkili oluyor? Doç. Dr....

EKOPOLİTİK AKADEMİ DERS SERİSİ DEVAM EDİYOR!

  Siyasal kararlarımızı sadece mantık mı yönlendiriyor? Peki ya duygular? Korku, öfke ve umut gibi duygular, bireylerin ve toplumların...

Kutuplaşma, Aşırılık ve Radikalleşme Psikolojisi Dersi

EKOPOLİTİK AKADEMİ DERS SERİSİ DEVAM EDİYOR Kutuplaşma, aşırılık ve radikalleşme... Günümüz toplumlarının karşı karşıya olduğu en yakıcı sorunlardan bazıları....

Politik Psikoloji Akademisi

Doç. Dr. Uğur Özdemir'in Politik Psikoloji Akademisi dersleri 26 Şubat 2025'te başladı. İnsanlar neden belirli siyasal ideolojilere yönelir? Duygusal...

Barış ve Adalet Arasında: Çatışma Sonrası Toplumlar için Geçiş...

1. Giriş: Geçiş Dönemi Adaleti Kavramı ve Silahlı Çatışmaların Çözümünde Rolü Geçiş dönemi adaleti (transitional justice), tarihsel olarak, otoriter...