Hamaney’in Cenazesi: Tahran’da Üç Gün

“İran’da cenazeler, vefat edenlerin sadece uğurlandığı merasimler değildir, toplumsal hafızanın tazelendiği ve siyasi mesajların bütün dünyaya ilan edildiği sahnelerdir.”

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik ortak saldırılarında hayatını kaybeden İran’ın eski dini lideri Ayetullah Ali Hamaney için Tahran’da düzenlenen devlet cenaze törenine fiilen katılma imkânı buldum. Bu tören, bana tarihi bir ana tanıklık etme fırsatı sunmakla birlikte İran’ın devlet aklını, siyasal kültürünü ve dış politika anlayışını sahada gözlemleme imkanı verdi.

Takip edebildiğim kadarıyla uluslararası medyada cenaze töreni çoğunlukla kaç kişinin katıldığı, hangi liderlerin hazır bulunduğu veya hangi sloganların atıldığı üzerinden değerlendirildi. Oysa Musalla’da geçirilen birkaç saat, bunun çok daha ötesinde bir tablo ortaya koyuyordu. Tahran’da düzenlenen merasim, bir devlet adamının ardından gerçekleştirilen sıradan bir veda değildi. Bilakis savaş sonrası İran’ın kendisini yeniden tanımladığı, içeriye ve dışarıya yeni bir siyasal anlatı sunduğu büyük bir stratejik iletişim operasyonuydu.

Bugün modern devletler askeri güçlerinin yanı sıra ürettikleri sembollerle, ritüellerle ve kolektif hafızayı yönetebilme kabiliyetleriyle de rekabet ediyor. Özellikle ideolojik devletler açısından büyük törenler, askeri geçitler, milli yas günleri ve devlet cenazeleri, klasik diplomasiden çok daha etkili bir kamu diplomasisi aracına dönüşebiliyor. İran da bu konuda belki de dünyanın en tecrübeli ülkelerinden biridir. 1979 İslam Devrimi’nden itibaren inşa edilen siyasal sistem, Kerbela anlatısı, şehadet kültürü, Şii sembolizmi ve dini meşruiyet üzerine kurulmuş çok katmanlı bir devlet mimarisine dayanmaktadır. Bu nedenle İran’da ölüm, özellikle de devletin “şehit” olarak tanımladığı kişilerin ölümü, bireysel bir hadise olmaktan çıkar, doğrudan doğruya devletin ideolojik devamlılığını besleyen siyasal bir olaya, objeye dönüşür. Ali Hamaney’in cenaze töreni de tam olarak bu çerçevede okunmalıdır.

Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’ne ulaştığımızda, ilk dikkatimi çeken husus kalabalığın büyüklüğünden ziyade organizasyonun disiplini oldu. İran’ın farklı şehirlerinden gelen on binlerce insan, belirli güzergahlar üzerinden tören alanına yönlendiriliyor, güvenlik güçleri ile gönüllüler koordineli biçimde çalışıyordu. Ancak bu kalabalık, yalnızca matem duygusuyla hareket eden bir topluluk görüntüsü vermiyordu. İnsanların taşıdığı pankartlar, okunan dualar, yükselen sloganlar ve dağıtılan görsel materyaller dikkatle incelendiğinde, yas ile siyasal mesajın bilinçli biçimde iç içe geçirildiği görülüyordu. En dikkat çekici sloganlardan biri “Ayağa kalkmalıyız” ifadesiydi. İlk bakışta bu slogan, kaybedilen liderin ardından dayanışmayı çağrıştırıyor gibi görünse de savaş sonrası bağlam dikkate alındığında çok daha güçlü bir anlam taşıdığı anlaşılıyordu. Buradaki “ayağa kalkmak” mücadeleyi sürdürmeyi, devrimi korumayı ve dış baskılara rağmen devletin ayakta kalacağını ilan etmeyi ifade ediyordu. Dolayısıyla tören boyunca kullanılan her sloganın iç kamuoyu ile birlikte Washington, Tel Aviv ve bölge başkentlerine de yöneltilmiş stratejik mesajlar içerdiği açıktı.

Şii siyasal kültüründe Kerbela hadisesi yaşayan bir siyasal hafızadır. İran İslam Cumhuriyeti de kırk yılı aşkın süredir bu hafızayı devlet ideolojisinin merkezine yerleştirmiştir. Bu nedenle cenaze töreninde kullanılan dil, klasik bir taziye dilinden oldukça farklıydı. Konuşmalarda “sabır”, “teslimiyet” veya “kader” kavramlarından çok, “direniş”, “istikamet”, “şehadet”, “zulme karşı mücadele” ve “İslam ümmetinin sorumluluğu” gibi kavramlar öne çıkarılıyordu. Başka bir ifadeyle İran, ölümü yeni bir mücadelenin başlangıcı olarak tanımlıyordu. Bu anlayış, Kerbela’dan devralınan siyasal teolojinin günümüz uluslararası ilişkilerine uyarlanmış halidir. Nitekim törene katılan kalabalığın önemli bir kısmı, Hamaney’i “direniş yolunun şehidi” olarak tanımlıyordu.

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları sonrasında uluslararası kamuoyunda en çok tartışılan sorulardan biri şuydu: “İran bu saldırılardan sonra zayıfladı mı?” Musalla’da gördüğüm tablo, İran yönetiminin bu soruya fiili bir cevap vermeye çalıştığını gösteriyordu. Tören boyunca devlet kurumlarının tam kapasiteyle çalışması, farklı siyasi eğilimlerden isimlerin aynı karede yer alması, yabancı heyetlerin geniş katılımı ve halkın organize biçimde mobilize edilmesi, İran’ın savaşın ardından çözülmediği, aksine birlik görüntüsü vermeye çalıştığı yönünde güçlü bir mesaj içeriyordu. Bu nedenle cenaze merasimi, aslında savaş sonrası dönemin ilk büyük psikolojik harekâtı olarak değerlendirilebilir.

Silahlı çatışmalar şu an için kısmen de olsa dondurulmuş olabilir, ancak algı savaşı devam etmektedir. İran da bu mücadelede askeri araçlardan önce sembolleri, ritüelleri ve kolektif hafızayı kullanmayı tercih etmektedir.

Musalla’da geçirdiğim saatler boyunca zihnimde sürekli aynı soru dolaşıyordu: “Burada gerçekten bir cenaze mi izliyorum, yoksa devletin kendisini yeniden inşa ettiği tarihi bir ana mı tanıklık ediyorum?” Gözlemlediklerim ikinci ihtimali daha güçlü kılıyordu. Çünkü İran’da cenazeler, ölen kişinin ardından gerçekleştirilen son görev olmanın ötesinde, rejimin sürekliliğini teyit eden siyasal ritüellere dönüşmektedir. Devlet, bu törenler aracılığıyla kendi ideolojik temelini yeniden üretir, toplumsal bağlılığı tazeler ve uluslararası kamuoyuna stratejik mesajlarını iletir. Ali Hamaney’in devlet cenaze töreni de tam olarak böyle bir işlev gördü. Bu nedenle Tahran’da şahit olduğumuz tabloyu anlamak için yalnızca diplomatik protokole, askeri dengelere veya güvenlik önlemlerine bakmak yeterli değildir. Asıl okunması gereken, törenin her ayrıntısına sinmiş olan teopolitik dil, semboller ve devlet aklıdır.

İran, Ali Hamaney’in cenazesini nasıl bir siyasal anlatıya dönüştürdü? Yas nasıl stratejiye, semboller nasıl diplomasiye ve din nasıl devlet iletişimine dönüştürüldü…

İran İslam Cumhuriyeti’nin siyasal sistemi, modern devlet kurumları ile Şii siyasal teolojisinin iç içe geçtiği hibrit ve girift bir yapıya sahiptir. Parlamento, hükümet, bürokrasi ve anayasal kurumlar elbette vardır, ancak bu kurumların tamamı, devrim ideolojisi ve dini meşruiyet çerçevesinde anlam kazanır.

Kur’an Ayetleri Bir Diplomasi Diline Dönüşüyor

Törende dikkatimi çeken hususlardan biri, yabancı heyetlerin karşılanması sırasında Kur’an-ı Kerim’den belirli ayetlerin okunmasıydı. İran, uluslararası ilişkilerde zaman zaman diplomatik notalarla, zaman zaman askeri güçle, bazen de Kur’an ayetleriyle konuşmaktadır. Bu yaklaşım özellikle devrim sonrasında sistemli hale gelmiştir.

Uluslararası ilişkiler literatüründe “jeopolitik” kavramı, coğrafyanın siyaset üzerindeki etkisini açıklar. Ancak İran söz konusu olduğunda buna bir kavram daha eklemek gerekir: Teopolitik. Teopolitik, dini inançların, kutsal mekanların, mezhepsel aidiyetlerin ve teolojik referansların devlet politikalarının ayrılmaz parçası haline gelmesini ifade eder.

Sabırdan bahseden bir ayet, dış baskılar karşısında direnme çağrısına dönüşebiliyor. Şehadetle ilgili bir ayet, devletin güvenlik politikalarını meşrulaştırabiliyor. Mazlumlardan bahseden bir ayet ise Filistin meselesine doğrudan gönderme yapabiliyor. Dolayısıyla İran’ın teopolitik dili, dini metinleri uluslararası siyasetin aktif bir unsuruna dönüştürüyor.

İran’ın dış politikası yalnızca petrol, doğal gaz, askeri güç veya nüfus üzerinden şekillenmez. Aynı zamanda, Kerbela, Necef, Kum, Meşhed, şehadet, velayet-i fakih, Mehdi inancı… gibi kavramlar üzerinden de şekillenir. İran’ın davranışlarını anlamak isteyenlerin önce bu teopolitik dili çözmesi gerekir. İran’da “şehit” kavramı devletin kurucu ideolojisinin temel taşlarından biridir. 1979 Devrimi’nden bu yana İran’ın resmi söyleminde şehadet, kayıp anlamına gelmez. Tam tersine yeni bir dirilişi ifade eder. Bu nedenle İran’da öldürülen üst düzey isimlerin cenazeleri hiçbir zaman sıradan taziye programı olarak organize edilmez. Her cenaze yeni bir toplumsal mobilizasyon fırsatına dönüştürülür. Ali Hamaney’in cenazesinde de aynı yöntem izlendi. Tören boyunca yapılan konuşmalarda dikkat çekici biçimde ölüm değil, direniş, intikam ve devamlılık vurgusu öne çıkıyordu. Sık sık, “Mücadele sürecek.” “Direniş yaşayacak.” Minvalinde ifadeler tekrarlandı. Böylece cenaze, psikolojik olarak toplumun moralini yükselten bir devlet törenine dönüştürülmüş oluyordu. Musalla’da en fazla karşılaştığım sloganlardan biri olan “Ayağa kalkmalıyız” ifadesi ilk bakışta sıradan bir yas sloganı gibi görünse de aslında İran’ın siyasal kültüründe çok daha derin anlam taşıyor.

Bu sloganın üç farklı hedef kitlesi bulunuyor. Birinci hedef kitle İran halkıdır. Verilen mesaj şudur: “Liderinizi kaybettiniz ama mücadeleyi bırakmayacaksınız.”

İkinci hedef, Direniş Ekseni’ni (mihver-i mukavemet) oluşturan bölgesel yapılardır. Hizbullah, Hamas, İslami Cihad, Ensarullah ve diğer müttefik yapılar için bu slogan, mücadele sürecinin devam ettiğini ilan etmektedir.

Üçüncü hedef ise ABD ve İsrail’dir. Mesaj oldukça nettir: “Liderimizi öldürebilirsiniz, fakat sistemi çökertemezsiniz.”

Dolayısıyla tek bir slogan aynı anda hem iç siyasete hem bölgesel müttefiklere hem de küresel rakiplere hitap etmektedir. İran’da yas pasif bir durum değildir. Türkiye’de cenaze törenleri daha çok hüzün, vakar ve sessizlik üzerinden şekillenir. İran’da ise yas çok daha hareketli ve siyasaldır. Göğüs dövme ritüelleri… Toplu ağıtlar… Senkronize sloganlar… Kur’an tilavetleri… Mersiyeler… Bunların tamamı yalnızca dini ritüeller değildir. Bunlar aynı zamanda kolektif hafızayı canlı tutan araçlardır.

Ali Hamaney’in cenazesinde de tarih ile bugün sürekli iç içe geçirildi. Geçmişte Hz. Hüseyin’in maruz kaldığı zulüm ile günümüzde İran’ın karşı karşıya olduğunu iddia ettiği tehditler aynı anlatının parçaları haline getirildi. Böylece tarih, güncel siyaseti meşrulaştıran güçlü bir araca dönüşmüş oldu.

Törende dikkat çeken bir diğer husus da İran’ın “Direniş Cephesi” veya uluslararası literatürde daha yaygın kullanılan adıyla “Direniş Ekseni”nin önde gelen aktörlerinin aynı çatı altında buluşmasıydı. Lübnan’dan Hizbullah ve Emel Hareketi heyetleri… Filistin’den Hamas ve İslami Cihad temsilcileri… Yemen’den Ensarullah (Husiler)… Irak’tan Haşdi Şabi milisleri…

Bu tablo, sıradan bir taziye ziyareti olarak okunamaz. Bu yapıların tamamı, İran’ın son kırk yılda inşa ettiği bölgesel güvenlik mimarisinin parçalarıdır. Dolayısıyla cenaze töreni, bu eksenin de görünürlüğünü artıran bir platforma dönüşmüştür. Savaşın ardından uluslararası kamuoyunda sıkça dile getirilen “İran’ın bölgesel ağı zayıfladı” yönündeki değerlendirmelere karşı Tahran, fiili bir cevap vermeyi tercih etmiştir. Silahlı grupların temsilcilerinin aynı törende yer alması, bu ağın dağılmadığı ve İran’ın hala bölgesel koordinasyon kapasitesini koruduğu mesajını taşımaktadır.

İran medyası, törene katılan insanların yüzlerini, gözyaşlarını, sloganlarını ve dini ritüellerini sürekli ekrana taşıdı. Tahran, Hamaney’in portreleri ile donatıldı. Kadınların yoğun katılımı özellikle öne çıkarıldı. Çocukların taşıdığı bayraklar… Yaşlıların ettiği dualar… Bütün bu görüntüler tek bir anlatıyı besliyordu: “…İran toplumunun bir kısmı iç politikalardan memnun olmasa da her şeye rağmen emperyalistlere karşı devletinin arkasında durmaktadır…”

Son olarak, 1989 yılında Ayetullah Humeyni’nin cenaze töreninde yaşanan izdiham, İran tarihinin en dramatik toplumsal olaylarından biri olarak hafızalara kazınmıştır. Milyonlarca insanın tabuta ulaşmaya çalışması sonucu cenaze düzeni tamamen bozulmuş, tabut kalabalığın arasında kalmış ve çok sayıda kişi hayatını kaybetmişti. Benzer bir tablo 2020 yılında Kasım Süleymani’nin cenazesinde de yaşandı. Tören sırasında meydana gelen izdihamda onlarca kişi yaşamını yitirmiş, binlerce kişi yaralanmıştı. Bu iki tecrübe, İran devletinin kitlesel organizasyonlara bakışını kökten değiştirmiştir. Ali Hamaney’in cenazesinde olağanüstü güvenlik tedbirlerinin alınmasının temel nedeni de buydu. Musalla çevresinde oluşturulan güvenlik çemberleri, kontrollü giriş-çıkış noktaları, kalabalığın belirli koridorlardan yönlendirilmesi ve tören akışının sıkı biçimde denetlenmesi, geçmişte yaşanan trajedilerin tekrarını önlemeyi amaçlıyordu.

Musalla’dan ayrılırken zihnimde netleşen kanaat şuydu, “İran ağır bedeller ödemiş olabilir, ancak pazarlık masasına mağlup ve çökmüş olarak değil, ayakta duran bir devlet olarak oturacaktır.”

Yaşayıp, göreceğiz…

Ramazan Selçuk
Ramazan Selçuk
Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olan Selçuk, üniversite eğitimi süresince çeşitli vakıf ve derneklerin gençlik yapılanmalarında aktif görevler üstlenmiştir. Avrupa Birliği destekli projeler kapsamında Finlandiya ve Romanya’da gönüllü çalışmalarda bulunmuştur. 2020-2023 yılları arasında aktif olarak siyasi faaliyetler yürüten Selçuk; uluslararası ilişkiler, diplomasi ve iletişim stratejileri alanlarına ilgi duymaktadır. Hâlihazırda Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dış politika danışmanı olarak görev yapmakta olup, akademik çalışmalarını Kapadokya Üniversitesi Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Araştırma Enstitüsü Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi yüksek lisans programında sürdürmektedir. Evli olan Selçuk, mesleki ve akademik çalışmalarına eş zamanlı olarak devam etmektedir.

Diğer Yazılar

İlgili Yazılar

Karabağ Sonrası Ermenistan Seçimleri

Moskova, Brüksel-Washington ve Ankara’nın Yakından Takip Ettiği “Karabağ Sonrası Ermenistan Seçimleri” Güney Kafkasya’nın jeopolitik fay hatları üzerinde mukim olan Ermenistan’ın...

Küresel İklim Siyaseti: Türkiye’nin COP31 Ev Sahipliği ve İklim...

İnsanoğlunun yeryüzündeki varoluş serüveni, doğayla kurduğu muvazene ve ekolojik sistemlerle geliştirdiği uyum üzerine inşa edilmiştir. Ancak sanayi devriminden...

Hazar’ın İki Yüzü: Azerbaycan Neden İsrail’i Destekliyor?

Geçtiğimiz haftalarda, Hazar’ın hem kadim hem de hırçın rüzgârlarıyla yoğrulan, "ateşin ve rüzgârın şehri" olarak anılan Bakü’nün sokaklarındaydım....

Coğrafyanın Diplomatik DNA’sı: Türk Dış Politikasında Denge Arayışı

Türk dış politikasının ortalama son 250 yılını anlamak için önce şu temel gerçeği kabul etmek gerekir. Türkiye bir...

Bir Parlamento Her Daim Yasa Çıkarmalı Mıdır?

Türk parlamenter siyasetin en büyük yanılsamalarından biri belki de ilerlemenin ve düzenin “daha çok yasa” ile mümkün olduğu...

Afrika Boynuzu ve Kavramlar: Somali, Somaliland, Husiler ve İsrail

Afrika Boynuzu, modern uluslararası sistemin hem coğrafi hem de siyasal anlamda en kritik kırılma hatlarından birini oluşturmaktadır. Kızıldeniz,...

Kültürel İktidar, Toplumsal Hafıza ve “Gassal” Dizisi

Doğrusu, bu satırların temelini oluşturan yazı bir süredir zihnimdeydi, hatta dizinin yeni sezonu başladığında bu değerlendirmeyi ilgili kuruma...

Yavru Vatandan Siyasi Özneye, ‘Anavatan’ın Gölgesinde Siyaset ve Seçim

Kıbrıs Adası, tarih boyunca Akdeniz’in doğusunda, Avrupa, Asya ve Afrika kıtalarının kesişim noktasında stratejik bir konumda yer almıştır....

Trump’ın Gazze Planı Bir Sevr Dayatması Mı?

Orta Doğu’da Filistin-İsrail çatışması, yüzyılı aşkın süredir uluslararası siyasetin en karmaşık ve en kanlı krizlerinden biri olmuştur. Bu...

Güney Kafkasya’da ABD’nin Yükselişi, Rusya’nın Zayıflaması ve Türkiye’nin Rolü

Güney Kafkasya, tarih boyunca farklı imparatorlukların ve küresel güçlerin çıkar çatışmalarının kesişim noktası olmuş, coğrafi konumu itibarıyla Avrupa...

2025 Kaliforniya Krizi Bağlamında Amerikan Federalizminin Sınavı

Amerika Birleşik Devletleri, federal bir sistem üzerine inşa edilmiş olup, eyaletlerin belirli ölçüde özerkliğe sahip olduğu bir yönetişim...

Şapel ve Duman: Papalık Seçiminin Kültürel Okuması

Katolik Kilisesi, sadece dünyanın en yaygın dini inanç sistemlerinden biri değil; aynı zamanda kültürel, siyasi ve tarihsel bakımdan...

Sempozyumun Bir Dinleyici Gözünden Değerlendirilmesi

“Herkes benim düşünceme katılırsa, yanılmış olmaktan korkarım.” -Oscar Wilde “Ayrışmadan Uzlaşmaya: Demokrasiyi Yaşatmak ve Güçlendirmek” Sempozyumu’nun Bir Dinleyici Gözünden Değerlendirilmesi...