Bir devleti güçlü yapan yalnızca ekonomik büyüklüğü ya da askerî gücü veya bürokrasisinin etkinliği değildir. Bir devleti gerçek anlamda güçlü yapan, vatandaşının o devlete duyduğu güven ve onun tesis edeceği adalete olan inancıdır. Devlet ile vatandaş arasındaki en kıymetli sözleşme yazılı metinler değil; “Ben kurallara uyarsam devlet de bana adil davranır.” inancıdır.
Bugün Türkiye’de bu inancın en fazla sarsıldığı alanlardan biri, kamu arazileri, imar politikaları ve mülkiyet uygulamalarıdır.
Toplumun geniş bir kesimi şu soruyu sormaktadır:
Bu ülkede gerçekten hukuka uymak mı kazandırıyor, yoksa hukuku ihlal edip zamanı beklemek mi?
Ne yazık ki son yıllarda ortaya çıkan birçok uygulama, ikinci seçeneğin daha avantajlı olduğu yönünde güçlü bir toplumsal algı oluşturmaktadır.
Vergisini günü gününe ödeyen vatandaşa göre vergisini ödemeyip yıllarca vergi affını bekleyen mükellef daha avantajlı sonuca ulaşıyor.
İmar mevzuatına uygun davranan vatandaş göre hukuka aykırı yapılaşmayı daha sonra çıkarılan düzenlemeler sayesinde hukuki statüye kavuşturan kişi daha avantajlı bir konuma geliyor.
Yıllarca çalışıp alın teriyle arsa veya ev satın alan insan büyük ekonomik fedakârlıklar yaparken, kamu arazileri üzerinde haksız işgal ile yıllarca oluşan fiilî kullanımların belirli şartlar altında devlet tarafından işgalciler lehine tapuya dönüştürülebilmesi, toplumun adalet duygusunu derinden sarsıyor.
Beykoz örneği ve verilen mesaj
Geçtiğimiz günlerde Beykoz’da düzenlenen tapu teslim töreninde yıllar önce kamu arazilerini işgal edilmiş çok sayıda hak sahibine! tapuları teslim edildi. Kamuoyuna yapılan açıklamalarda bunun yıllardır süren mülkiyet sorunlarını çözen önemli bir adım olduğu ifade edildi.
Şüphesiz, her dosyanın kendi hukuki geçmişi vardır. Yıllarca devam eden mülkiyet ihtilaflarının çözülmesi sosyal devlet açısından gerekli görülebilir. Hukuken hak sahibi hâline gelen vatandaşların tapularını almaları da hukuk düzeninin sonucudur.
Ancak burada tartışılması gereken husus, yalnızca bireysel hak sahipliği değildir.
Asıl tartışılması gereken, devletin uzun yıllar boyunca kamu arazilerinin işgal edilmesine, orman vasfını kaybetmesine veya fiilî kullanım alanlarının oluşmasına göz yumması; ardından da ortaya çıkan bu fiilî durumları belirli dönemlerde hukuki statüye kavuşturmasının topluma verdiği mesajdır.
Çünkü vatandaş şu soruyu sormaktadır:
“Ben devlet malına yıllarca dokunmadım. Ormanı korudum. Hazine arazisine bir çivi bile çakmadım. Alın terimle arsa satın aldım. Benim ödülüm nedir?”
Bu soruya hukuk devleti tatmin edici bir cevap vermek zorundadır.
Hukuk devleti fiilî durumu değil, Hukuku esas almalıdır
Anayasa’nın 2. maddesi Türkiye Cumhuriyeti’ni bir hukuk devleti olarak tanımlar.
Hukuk devleti, yalnızca kanun çıkaran devlet değildir.
Hukuk devleti, vatandaşına şu güveni verebilen devlettir:
“Sen hukuka uygun davranırsan kaybetmezsin.”
Eğer toplumda oluşan algı şu yönde ise;
“Hukuka uygun davranan bekliyor.”
“Hukuka aykırı davranan ise bir gün af, imar düzenlemesi veya tapu uygulamasıyla istediğine kavuşuyor.”
O zaman zarar gören yalnızca birkaç taşınmaz dosyası değildir.
Zarar gören hukuk devletinin kendisidir.
Çünkü hukuk, sadece mahkeme salonlarında uygulanmaz.
Hukuk, vatandaşın zihninde yaşar.
Kamu malı devletin değil milletindir
Ormanlar…
Hazine arazileri…
Kıyılar…
Meralar…
Bunların hiçbiri herhangi bir hükümetin, siyasal iktidarın veya herhangi bir idarenin malı değildir.
Bunlar geçmiş nesillerden emanet alınan ve gelecek nesillere bırakılması gereken ortak milli servettir.
Devlet bu malların sahibi değil, emanetçisidir.
Bu nedenle kamu malları üzerindeki her tasarruf, yalnızca bugünün siyasi tercihleriyle değil; Anayasa’nın hukuk devleti, eşitlik, kamu yararı ve çevrenin korunması ilkeleri çerçevesinde değerlendirilmelidir.
Türkiye’nin kronik hastalığı: Önce hukuka aykırılık, sonra meşrulaştırma
Türkiye’nin şehirleşme tarihinde maalesef benzer örneklerle sık sık karşılaşıyoruz.
Önce kaçak yapılaşma oluşuyor.
Sonra yıllarca buna göz yumuluyor.
Ardından seçim dönemlerinde af beklentileri ortaya çıkıyor.
Daha sonra imar barışları, tahsis uygulamaları, tapu düzenlemeleri veya farklı hukuki mekanizmalarla fiilî durum önemli ölçüde hukukileştiriliyor.
Bu süreç yalnızca şehir planlamasını bozmuyor.
Devletin vatandaşına verdiği en önemli mesajı da değiştiriyor.
Mesaj şu oluyor:
“Hakkın veya hukukun yada kamu mallarının önemi yok, sen önce yap, sonra nasıl olsa bir gün çözülür.”
İşte hukuk devleti açısından en büyük tehlike budur.
Eşitlik ilkesi neden zedeleniyor?
Anayasa’nın 10. maddesi herkesin kanun önünde eşit olduğunu söyler.
Ancak eşitlik, hukuka uygun davranan ile hukuka aykırı davrananı aynı sonuca ulaştırmak değildir.
Gerçek eşitlik, kurallara uyan vatandaşın dezavantajlı hâle gelmemesidir.
Bugün milyonlarca insan yıllarca kredi ödeyerek küçük bir arsa satın almaya çalışmaktadır.
Kimi ikinci bir işte çalışmaktadır.
Kimi çocuklarının geleceği için tasarruf etmektedir.
Kimi vergisini, harcını ve tapu masraflarını eksiksiz ödemektedir.
Bu insanların devletten beklentisi çok büyük değildir.
Sadece şunu görmek isterler:
“Hukuka uygun davranmak, hukuka aykırı davranmaktan daha değerlidir.”
Devlet bu güveni veremediği anda yalnızca adalet duygusu değil, vergi ahlakı, şehircilik kültürü ve kamu düzeni de zarar görmeye başlar.
Devletin verdiği mesaj en az kararın kendisi kadar önemlidir
Sosyal sorunlar çözülebilir.
Uzun yıllardır devam eden mülkiyet ihtilafları hukuki yollarla sona erdirilebilir.
Vatandaşların mağduriyetleri giderilebilir.
Bunların hiçbirine ilkesel olarak karşı çıkmak doğru değildir.
Ancak bütün bu süreçlerde devletin kullandığı dil, verdiği mesaj ve oluşturduğu algı büyük önem taşımaktadır.
Devlet, hukuka uygun davranan vatandaşını önceleyen bir anlayışı her fırsatta hissettirmelidir.
Çünkü hukuk devleti, yalnızca geçmişte oluşan sorunları çözmekle değil; gelecekte benzer hukuka aykırılıkların ortaya çıkmasını önleyecek mesajları vermekle de yükümlüdür.
Sonuç
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla af değildir.
Daha fazla istisna değildir.
Daha fazla fiilî durumu hukukileştirmek de değildir.
Türkiye’nin en çok ihtiyaç duyduğu şey, hukuka uygun davranmanın her zaman en kazançlı tercih olduğuna dair sarsılmaz bir devlet iradesidir.
Bir devlet, kamu malını koruyan vatandaşını ödüllendirmeli; kurallara uymanın karşılıksız kalmayacağını göstermelidir.
Çünkü hukuk devletinin gerçek sınavı, hukuka aykırı davrananlara nasıl müdahale ettiği kadar; hukuka sadık kalan vatandaşına nasıl değer verdiğinde de gizlidir.
Unutulmamalıdır ki adalet, sadece mahkeme kararlarıyla değil; devletin verdiği her siyasi, idari ve toplumsal mesajla da inşa edilir. Eğer vatandaşın zihninde “hukuka uyan kaybediyor” algısı yerleşirse, kaybeden yalnızca birkaç dürüst insan değil; hukuk devleti, kamu düzeni ve gelecek nesillerin adalet inancı olacaktır.

