Bu makale ilk olarak Foreign Affairs dergisinin Kasım/Aralık 2024 sayısında yayınlanmıştır.
Son yıllarda pek çok ülke ‘popülist dalga’ olarak bilinen bir akımla çalkalanıyor. Ana dili İngilizce olan dünyada bu yeni dönem 2016 yılında Birleşik Krallık’taki Brexit oylaması ve Donald Trump’ın ABD başkanı seçilmesiyle başladı. Bu olaylar karşısında şaşkınlığa uğrayan medya mensupları ve siyasi elitler, ne olduğunu ve neden olduğunu anlamaya çalışırken düğümlenip kaldı. Bu düşüncenin en popüler damarına göre, Brexit oylaması ve Trump’ın zaferi derin bir ekonomik ve sosyal dönüşümün yankılarıydı. Küreselleşme ve teknolojik değişim, işçi sınıfının geçim kaynaklarını paramparça etmiş ve bu insanların yaşadıkları cemaatlerin içini boşaltmış, bir öfke ve kızgınlık dalgasına, statükonun ve siyaset kurumunun popülist bir şekilde reddedilmesine yol açmıştı. O zamandan bu yana gözlemciler Brezilya, Macaristan, Hindistan, İtalya ve İsveç gibi giderek uzayan bir ülkeler listesinde popülizmin yükselen gücüne dair daha fazla kanıt bulmakta gecikmedi. Dünyanın herhangi bir yerinde popülist olduğu varsayılan bir partinin seçimlerde yükselişe geçmesi, popülizmin yerleşik parti sistemlerini ve kaygı verici bir şekilde demokrasinin kendisini tehdit ettiği yönündeki kaygıları yeniden gündeme getiriyor.
Yine de popülizmin yarattığı tüm endişeye rağmen, doğası ve siyasi önemi büyük ölçüde yanlış anlaşılıyor. ‘Popülist dalga’ metaforu bu yanılgıyı yansıtmaktadır. Popülizmin dünya genelindeki seçim başarısını abartılmaktadır; ki bu başarı bazen göründüğünden çok daha mütevazı olmuştur. Aynı zamanda popülizmin siyasi bir eğilim olarak tutarlılığını abartarak, farklı zaman ve mekânlarda görünüşte popülist yaklaşımların farklı sıkıntılara ne ölçüde hitap ettiğini görmezden gelinmektedir. Daha da önemlisi, bu metafor popülist partilerin seçim başarılarının politika yapımı ve demokratik istikrar üzerindeki etkilerini abartmaktadır.
Popülizmin yükselişinden paniğe kapılanlar, kamuoyundaki gelişmelerin popülist parti ve figürlerin başarısını körüklediğini düşünme eğilimindedir; halkın küreselleşme, göç, entegrasyon (Avrupa bağlamında) ve siyasilere karşı giderek artan antipatisi, radikalleri güçlendirdiği ve demokrasinin altını oyduğu sanısı oluşturmaktadır. Ancak durumun böyle olmadığı aşikârdır. Batı’da en tipik “popülist” konularda kamuoyu on yıllardır nispeten sabit kalmıştır, bu da yeni bir kitlesel hoşnutsuzluk dalgasının siyasi manzarayı yeniden şekillendirdiği fikrini yanlışlamaktadır. Hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa’nın pek çok yerinde popülist ve aşırı sağın kazanımları, halk arasında siyasi inançlardaki gerçek bir değişimden ziyade elitlerin politikalarının değişmesiyle ilintilidir. Başka bir deyişle, popülizmi aşağıdan yukarı değil, yukarıdan aşağıya gelişmeler tetiklemektedir: seçmenler için genişletilmiş bir siyasi alternatifler listesi, uzun süredir devam eden hoşnutsuzlukların daha etkili bir şekilde gündeme getirilmesi ve anaakım siyasi liderlerin bazen gerçek olmaktan çok hayali olan zorluklar karşısında taviz verme eğilimi.
Liberal demokrasiler, önemli demokratik normların ve kurumların potansiyel erozyonu da dahil olmak üzere gerçek tehditlerle karşı karşıyadır. Demokratik ülkelerin vatandaşları da uzun zamandır kendi refah ve değerlerini demokratik usullerin savunulmasından üstün tutmaktadır. Ancak pasif kalmaları beklenen bir durumdur, statükoya karşı bir başkaldırı işareti olarak anlaşılmamalıdır. Popülist grupların ve liderlerin siyasi başarıları kendi başlarına demokrasinin sonuna delalet etmez. Popülizmin doğasını ve cazibesini yanlış yorumlamak, çağdaş siyasi manzaranın net bir şekilde anlaşılmasını engellemekte ve dikkatleri demokrasinin kronik zaaflarından, özellikle de siyasi liderlerin kendilerini iktidarda tutma konusundaki dürtüsünden uzaklaştırmaktadır.
Mitsel Dalga
Dünyanın pek çok yerinde popülist partilerin önemli seçim aktörleri olarak ortaya çıkması, İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki dönemin istisnai ölçüde istikrarlı parti sistemleri için bir şok olmuştur, ancak demokratik siyasetin uzun serüveni göz önüne alındığında, bu pek de şaşırtıcı olmamalıdır. Örneğin Avrupa genelinde sağ popülist partilerin ortalama oy oranı yüzyılın başından bu yana her yıl yarım puandan daha az bir artış göstermiştir. Yirminci yüzyılın başlarında sağ popülist partilerle aynı ülkelerin çoğunda sosyal demokrat partilerin yükselişi kıyaslandığında artış çok daha dramatiktir.
Popülist partilere verilen desteğin durmaksızın arttığı izlenimi kısmen medyanın abartısının bir ürünüdür. Uluslararası basın onların başarılarına hem hayranlık hem de endişe duyuyor, ancak çoğunlukla direnişlerini ve gerilemelerini görmezden gelme eğilimindedir. New York Times‘ın İspanya’daki 2023 seçimlerine ilişkin haberi bu alışkanlığın çarpıcı bir örneğini sunmaktadır. Times, seçimlerden iki hafta önce, aşırı sağcı bir parti olan Vox’un yükselişini “popülaritesi artan aşırı sağ partiler dalgasının bir parçası” olarak iddia eden bir manşetle haberi yayınlamıştı. Ancak ertesi gün, Vox’un seçimlerde kötü bir sonuç almasının ardından, seçim sonucunun kendisi yalnızca sekizinci sayfadaki kısa bir makalede yer aldı. Medyanın popülizme olan hayranlığı sadece genel kanıyı sarsmakla kalmıyor; sandıkta da gerçek sonuçlar doğurabiliyor. Birleşik Krallık’ta Brexit yanlısı Bağımsızlık Partisi’nin medyada yer alışını inceleyen İngiliz siyaset bilimciler, partinin seçim başarılarının basında “orantısız bir ilgi” gördüğünü ve bunun da daha fazla halk desteği sağlamaya yardımcı olduğunu tespit etti. İsyancı partiler, statükoya karşı uygulanabilir alternatifler oldukları algısıyla gelişirler ve gazeteciler de farkında olmadan bu algıyı körüklerler. Basın ayrıca popülist partilere verilen seçim desteğindeki kaymaları, kamuoyundaki önemli değişimlere kanıt olarak rutin bir şekilde yanlış yorumlamaktadır. Aslında, sandıkta bu partilere verilen destek ile popülist düşüncenin altında yatan -göçmenlere karşı antipati, politikacılara güvensizlik ve milliyetçilik (ve Avrupa’da daha fazla Avrupa entegrasyonuna karşıtlık) gibi- belirli tutumlar arasında oldukça sınırlı bir korelasyon vardır. Bu uyuşmazlık paradoksaldır. Bireysel düzeyde popülist desteği açıklayan faktörler nasıl olur da bütüne bakıldığında bunu açıklamaz? Çünkü popülist partilere verilen destek, seçmenlerin eğilimlerinin ötesinde faktörlere bağlıdır. Belirli zaman ve mekânlarda popülist partiler, çoğunlukla liderliklerinin niteliği, seçmenlerin önünde bulunan alternatifler ve seçim sistemleri tarafından sağlanan stratejik teşviklerin bir sonucu olarak başarılı ya da başarısız olurlar. Bu partiler, popülist duyguların nispeten az olduğu çeşitli yerlerde uzun zamandır serpilmeye çalışmaktadır. Örneğin İsviçre Halk Partisi, İsviçre’de siyasetçilere duyulan güvenin ve ekonomi, hükümet ve demokrasiden duyulan memnuniyetin alışılmadık derecede yüksek olmasına rağmen, son altı seçimin her birinde (Batı Avrupa’daki diğer tüm popülist partilerden daha fazla) yüzde 25 ila 30 arasında oy aldı. Danimarka, Norveç ve İsveç’teki popülist partiler, bu ülkelerin göçmenlere karşı kıtanın en müsbet tutumuna sahip olmalarına rağmen Batı Avrupa’daki en başarılı partiler arasında yer almaktadır. Buna karşılık, popülist partiler Belçika, İrlanda, Portekiz ve İspanya’da –kamuoyunun daha yaygın popülist duygular sergilediği yerlerde– tedricen ortaya çıkmıştır.
Çoğunlukçu demokrasilerde kazanan partiler genellikle farklı çıkar gruplarından oluşan geniş koalisyonlardır ve bir partinin desteğinin ne kadarının “popülist” söylemlere veya politika pozisyonlarına atfedilebileceğini tahmin etmek zordur. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde Cumhuriyetçilerin Başkan adayı 2016’da halk oylarının yüzde 46’sını, 2020’de ise yüzde 47’sini kazandı, ancak bu popülizmin ya da Trump’ın özel çekiciliğinin değil, mevcut, son derece kutuplaşmış siyasi ortamda partizan bağlılıkların gücünün bir kanıtıdır. Trump, 2016 Cumhuriyetçi adaylığını kalabalık bir alanda yoğun bir hizip desteğiyle kazandı ve ardından genel seçimlerde popüler olmayan Demokrat rakibi Hillary Clinton’ı yenmek için çoğunlukla geleneksel Cumhuriyetçilerin desteğine güvendi. Her ne kadar Cumhuriyetçi Parti son yıllarda giderek daha popülist bir yapıya bürünmüş olsa da, bu Trump’ın başarısının nedeninden ziyade muhtemelen bir sonucudur; sadık partililerin parti liderlerinden gelen işaretlere duyarlı oldukları bilinmektedir.
Trump’ın Başkanlığı döneminde Cumhuriyetçilerin Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ‘e ilişkin değişen görüşleri bu duruma dikkat çekici bir örnek teşkil etmektedir. YouGov ve The Economist tarafından 2014 yılında yapılan bir anket, Cumhuriyetçilerin sadece yüzde onunun Putin hakkında olumlu görüşlere sahip olduğunu ortaya koymuştur. Ancak Aralık 2016’da, Trump’ın Putin yanlısı kampanya söyleminin üzerinden bir yılı aşkın bir süre geçtikten sonra, bu oran yüzde 37’ye yükseldi. Ronald Reagan’ın partisinin, Rus diktatörüne yönelik kendiliğinden bir coşku dalgasıyla dönüştüğünü hayal etmek çok zor görünüyor; daha ziyade Trump destekçileri, Başkanın Putin’e olan tuhaf düşkünlüğünden etkilendi. Bu tür etkiler sadece dış politika alanıyla sınırlı değildir. Trump’ın Başkanlığının ilk günlerinde, siyaset bilimciler Michael Barber ve Jeremy Pope, Trump’ın göç, sağlık hizmetleri, silahlar ve kürtaj da dahil olmak üzere çeşitli önemli konulardaki tutumu hakkında bilgi sahibi olan tabandaki Cumhuriyetçilerin tepkileri üzerine bir araştırma yaptı. Özellikle en sadık ve en bilinçsiz partizanlar arasında, görüşlerin muhafazakâr ya da liberal olmasına bakılmaksızın, Trump’a atfedilen görüşler yönünde önemli tercih kaymaları olduğu yönünde bir tespitte bulunmuşlardır: “Pek çok kişinin meseleye dair dile getirdiği yaklaşım,” esasen “meselenin masumiyeti noktasına kadar şekillendirilebilir.”
Ekonomik Hoşnutsuzluk Efsanesi
Batı medyasında “popülist dalga”dan sıkça bahsedilmesi, gözlemcileri son yıllarda dünya genelinde görülen çeşitli popülizm örneklerini harekete geçiren tek bir itici güç olduğunu düşünmeye teşvik ediyor. Aslında popülizm çok çeşitli koşullara uyarlanabilen bir siyasi dil ve üsluptur. Çoğu demokraside çoğu zaman statükoya meydan okumak için önemli bir potansiyel destek zemini vardır ve popülistler söylemlerini inşa etmek ve iktidar mücadelesi vermek için bu zeminden fırsatçı bir şekilde yararlanırlar.
Sözde popülist dalga için en sık yapılan açıklama sanayisizleşme, küreselleşme ve teknolojik değişimden kaynaklanan yaygın ekonomik hoşnutsuzluktur. Bu açıklama gözlemcilere birkaç nedenden dolayı cazip gelmektedir: ekonomik meselelerin refah içindeki demokrasilerin parti sistemlerini şekillendirdiği nizami bir savaş sonrası döneme duyulan nostaljiyi tatmin etmekte; solcuları yirminci yüzyılın sonlarındaki politik hataları nedeniyle sözde neoliberalleri lanetlemeye davet etmekte ve çağdaş demokratik siyasette ırksal ve etnik düşmanlıkların çirkin yüzünü gizlemektedir. Ama bu gerçeklerle pek uyuşmuyor.
Geleneksel anlatılara göre, 2008’deki finansal erimenin tetiklediği küresel ekonomik kriz, yazar John Judis’in “popülist patlama” olarak adlandırdığı sürecin kilit faktörüydü. Gazeteci Matt O’Brien’ın Trump’ın göreve başlamasından birkaç ay sonra The Washington Post’ta yazdığı gibi, “1930’lardan bu yana yaşanan en kötü ekonomik krizin, liberal demokrasilerde 1930’lardan bu yana yaşanan en kötü siyasi krize yol açması çok da şaşırtıcı olmamalı.” Ama öyle olmadı. Ekonomik felaketin ardından bazı yerlerde popülist partiler seçim kazanımları elde etse de, bunlar çoğunlukla küçük ve dağınıktı. Dahası, dikkatli bir saha araştırması, popülist partilerin destekçilerinin çoğunlukla, katılımcıların kendilerini soldan sağa siyasi inanç yelpazesinde nereye yerleştirdikleriyle ölçülen geleneksel muhafazakâr ideoloji ve göç ve Avrupa entegrasyonuna karşıtlık ile ayırt edildiğini göstermiştir; ekonomik hoşnutsuzluk çok az fark edilebilir bir rol oynamıştır.

Örneğin İspanya’da 2009’dan 2010’ların başına kadar süren euro krizi sırasında GSYH neredeyse yüzde beş oranında düştü ve işsizlik yüzde 26’ya yükseldi, ancak hiçbir sürdürülebilir sağ popülist parti ortaya çıkmadı. Vox ancak birkaç yıl sonra, 2019’da, ekonomik hoşnutsuzluk azaldıktan ve İspanya’nın ekonomik durgunluğuna açıklama olarak gösterilen göç ve küreselleşmeye yönelik nispeten olumlu tutumlar daha da müsbet hale geldikten sonra önemli bir ilerleme kaydetti. Anket verilerinin istatistiksel analizleri, Vox’a desteği yönlendiren en önemli faktörün, anaakım Halk Partisi’ne desteği uzun süredir belirleyen aynı muhafazakâr öz kimlik olduğunu göstermiştir; milliyetçilik ve göçmen karşıtlığı daha az rol oynarken, ekonomik hoşnutsuzluk, Avrupa entegrasyonuna muhalefet ve demokrasiden memnuniyetsizliğin etkisi ya çok az olmuş ya da hiç olmamıştır.
Seçimlerden sonra Foreign Affairs‘de gazeteci Sam Edwards tarafından kaleme alınan bir makalenin başlığı ‘Aşırı Sağ Popülizm Nihayet İspanya’yı Fethetti, Ancak Asıl Değişim Başka Yerde’ idi. “Fethetti” ifadesi popülist gücü abartmanın tipik bir örneğiydi; zira Vox’un oy oranı sadece yüzde 15’e ulaşmıştı. Ancak Edwards’ın asıl dikkat çektiği nokta, bu başarının bile sağ popülizmin içsel çekiciliğinden ziyade, Başbakan Mariano Rajoy’un Katalan bağımsızlığına ilişkin kaotik bir referandumu engelleyememesi ve Yüksek Mahkemenin “mahkeme tarafından gerçekliği kanıtlanmış ve güçlü bir kurumsal yolsuzluk sistemi” olarak adlandırdığı olaydaki rolleri nedeniyle partinin önde gelen bazı yetkililerinin mahkûm edilmesiyle tetiklenen Halk Partisi’nin “çöküşü” ile ilgili olduğuydu. Popülist partilerin önemli seçim kazanımları elde ettiği yerlerin çoğunda açıklamalar benzer şekilde alelade olmuştur; anaakım partilerin skandalları ve başarısızlıkları genellikle çok önemli olmuştur.
ABD’de Trump’ın yükselişinin bir açıklaması olarak ekonomik hoşnutsuzluk da benzer şekilde abartılmaktadır. Uzmanlar Trump’ın yükselişinin Amerikan orta sınıfının çökmesi ve milyonlarca Amerikalının ağır borçları ve bunun sonucunda yaşadıkları hayal kırıklığının bir kanıtı olduğunu düşünmektedir. Ancak siyaset bilimciler John Sides, Michael Tesler ve Lynn Vavreck, 2016 seçimlerine ilişkin kitap uzunluğundaki analizlerinde, oy verme davranışlarındaki en büyük değişimlerin gelirle değil eğitimle ilgili olduğunu ve bu değişimlerin öncelikle “ekonomik kaygıyı” değil “ırk ve etnik kökene ilişkin tutumları” yansıttığını ortaya koydular. Araştırmacılar, “Clinton ve Trump seçmenleri arasındaki ayrım çizgisinin, orta sınıf Amerikalıların ekonomik olarak atıl bırakıldığına dair yaygın inanç olmadığı” sonucuna varmışlardır. Asıl önemli olan “insanların ekonomik koşulları nasıl değerlendirdikleri ve özellikle de çalışkan beyaz Amerikalıların daha az hak eden azınlıklara karşı mevzi kaybettiklerine inanıp inanmadıklarıydı.” Siyaset bilimci Diana Mutz tarafından yapılan ayrı bir analiz de benzer şekilde, somut ekonomik sıkıntıların değil, algılanan statü kaybının 2016 başkanlık oylarını izah ettiğini göstermiştir. Ekonomik olarak harap olmuş beyaz işçi sınıfı topluluklarındaki intiharlar ve bağımlılık ve aşırı dozdan kaynaklanan ölümler gibi sözde umutsuzluk ölümleri bile pek çok uzmanın hayal ettiği popülist yankıyı uyandırmamış gibi görünüyor. Sides, Tesler ve Vavreck, Clinton’a oy veren beyazların, Trump’a oy verenlere kıyasla alkol kullanan veya bağımlı olan birini tanıdıklarını bildirme olasılıklarının daha yüksek olduğunu kanıtlamıştır.
Duvar İnşa Etmek
Çağdaş Batı demokrasilerinde popülist partilere ve adaylara verilen destek, temelde ekonomik şikayetlerden değil, kültürel kaygılardan kaynaklanmaktadır. Geniş anlamda, bu partiler ve adaylar Batı toplumlarındaki sosyal ve kültürel değişimin hızından rahatsız olan insanlara hitap etmektedir. William F. Buckley’in 1950’lerdeki muhafazakârları gibi, günümüzün sağcı popülistleri de tarihin karşısında durup “Durun!” diye bağırmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri’nde on yıllardır süren ırksal adalet mücadelesinden kaynaklanan değişimler ve örgütlü dinin gerilemesi bu grup için başlıca endişe kaynaklarıdır. Yerel ve ulusal kimliklerin erozyona uğramasına ilişkin korkular pek çok yerde baş göstermektedir. Ancak, en somut ve yaygın gerilim kaynağı göçtür; özellikle de etnik ve kültürel olarak mevcut nüfustan farklı olan insanların göçü.
Pek çok müreffeh toplum son yıllarda önemli ölçüde göçmen akınına uğramıştır. 2015’te başlayan Avrupa mülteci krizi, sağcı popülist girişimcilere göçmenler ve göçle ilgili uzun süredir devam eden endişeleri körüklemek ve istismar etmek için yeni fırsatlar sunmuş, beyaz çoğunluğun beyaz olmayanlar tarafından “büyük ölçüde ikame edileceği” yönündeki kamuoyu korkularını alevlendirmiştir. Ancak, ekonomik krizin varsayılan etkisinde olduğu gibi, bu gelişmelerin nedenleri ve siyasi sonuçları genellikle yanlış yorumlanmaktadır.
Öncelikle, belirli ülkelerdeki göçün ölçeği ile göçmen karşıtı duyguların boyutu arasında dikkate değer ölçüde az bir ilişki vardır. Uzun süredir yapılan ülkeler arası anketlerde, önemli ölçüde göç almış olan Almanya ve İsveç, Avrupa’nın en misafirperver ülkeleri arasında yer almaya devam etmektedir; mülteci krizi bu ülkelerde göçmenlere ve göçe yönelik müsbet kanaatleri çok az etkilemiştir. Çok fazla göçmen almayan Macaristan ve Polonya (her ne kadar Polonya, Ukrayna’dan çok sayıda mülteci kabul etmiş olsa da) en düşmanca tutum sergileyen ülkeler arasında yer almaktadır; bunun en büyük sebebi de hükümetlerinin yoğun bir şekilde göçmenleri günah keçisi ilan etmeleridir ki bu da liderlerin kamuoyunun beklentilerine cevap vermek yerine algı yaratmalarının bir başka örneğidir.
Göç krizinin Avrupa’yı parçaladığı yönündeki yaygın görüş, yabancı düşmanı bir azınlığın kışkırtmalarına verilen aşırı bir tepkiyi temsil etmektedir. Basın, göçmen karşıtı partilerin seçim kazanımlarını abartma eğiliminde olduğu gibi, aşırılık yanlılarının çıkışlarını da kamuoyundaki geniş çaplı değişimlerle karıştırma eğilimindedir. Avrupa genelinde göçmenlere ve göçmenliğe yönelik tutumlar, yüzyılın başından bu yana, ciddi göçmen akınlarının olduğu yerlerde bile önemli ölçüde daha müsbet hale gelmiştir. Bu değişim büyük ölçüde kuşak değişiminden kaynaklanmaktadır; zira daha genç ve daha iyi eğitimli insanlar, ebeveynlerine ve büyükanne ve büyükbabalarına kıyasla göç konusunda daha az endişe duymaktadır.
Son birkaç yılda yapılan anketlerde, genç Avrupalılar (1990’ların sonunda doğanlar) ile en yaşlılar (1930’ların başında doğanlar) arasında göçmenlere ve göçe yönelik tutumlar arasındaki fark, Norveç ve İsveç gibi göçü en olumlu algılayan ülkelerle Polonya veya Slovenya gibi en az olumlu algılayan ülkeler arasındaki farkla karşılaştırılabilir. Göç siyasi bir mesele olarak ortadan kalkmak üzere olmasa da, güçlü bir kuşak akışı içinde akıntıya karşı yüzmektedir.
Benzer bir kuşak ayrımı Amerika Birleşik Devletleri’nde de görülmektedir. Gerçekten de son yıllarda, yaşlı ve genç Amerikalılar arasında göçmenlikle ilgili tutumlarda uzun süredir var olan uçurum daha da genişlemiştir. 2023 yılında Gallup tarafından yapılan bir ankete göre, 55 yaş ve üzeri kişilerin yüzde 55’i göç seviyesinin düşürülmesini isterken, 18-34 yaş arası gençlerin sadece yüzde 16’sı bu görüşe katılmıştır.
Özellikle bazı yaşlı Amerikalılar için göç konusundaki endişeler, kendi ülkelerinde yabancı olma korkusuyla daha da artmıştır.
On yıl önce, psikolog Maureen Craig ve Jennifer Richeson, Beyaz Amerikalılara, Beyazların Beyaz olmayanlardan sayıca üstün olduğu bir demografik gelecek öngörüsünü hatırlatmanın siyasi tutumlarını önemli ölçüde değiştirdiğini göstermiştir. Şimdi, sağdaki politikacılar ve uzmanlar, radikal elitlerin bu geleceği kolaylaştırmak ve kendi iktidarlarını pekiştirmek için Beyaz olmayan insanların göçünü kullandıkları komplo teorilerini durmaksızın dile getirdiklerinden, bu tür hatırlatmalar sürekli hale gelmiş durumdadır. Demografik çeşitliliği geleneksel Amerikan yaşam tarzına yönelik önemli bir tehdit olarak gören insanlar için siyasi riskler daha yüksek olamazdı.
Göç kaynaklı sürtüşmeler gerçektir. Ancak bu sürtüşmeler, birçok gözlemcinin hayal ettiği gibi, kitlesel ve karşı konulmaz bir halk inancı dalgasını değil, bir azınlık içinde artan duygu yoğunluğunu yansıtmaktadır. Dahası, siyasi sonuçları genellikle abartılmaktadır; göç karşıtlığının çoğu somut olmaktan çok semboliktir. Örneğin Haziran 2024’te Gallup tarafından yapılan bir ankete göre, Amerikalıların yüzde 47’si “ABD’de yasadışı olarak yaşayan tüm göçmenlerin sınırdışı edilerek ülkelerine geri gönderilmesini” desteklemektedir. Ancak bu vahim bulguyu olduğu gibi kabul etmek isteyenler, aynı ankete katılanların yüzde 70’inin “ABD’de yasadışı olarak yaşayan göçmenlere belirli bir süre içinde belirli şartları yerine getirmeleri halinde ABD vatandaşı olma şansı verilmesini” desteklediklerini belirttikleri dikkate alınmalıdır. Pek çok konuda olduğu gibi, kamuoyunun göç politikası tercihlerinde de görünenden daha azı söz konusu olabilir. Göçmen karşıtı hissiyatın yaygınlığını ve sağlamlığını abartmak, anaakım siyasi liderleri aşırılık yanlılarının baskısına boyun eğmeye teşvik etmekten başka bir işe yaramamakta, meseleyi aklı başında ve sağduyulu bir şekilde ele alan politikalar ve söylemler geliştirme sorumluluklarından kaçmalarına neden olmaktadır.
Havlayan Köpekler
Popülist partilerin seçim başarıları, kamu politikaları üzerindeki potansiyel etkileri konusunda her zaman endişe yaratmaktadır. Ancak bu etki de çoğu zaman abartılmakta ve daha da sık olarak da değerlendirilmesini kendisi zorlaştırmaktadır. İçinde faaliyet gösterdikleri kurumsal yapı ne olursa olsun, popülistler genellikle politikayı şekillendirmek için siyasi müttefiklere ihtiyaç duyarlar. Çoğunlukçu sistemlerde bu, partiler ve hükümetler arasında pazarlık yapılmasını gerektirir. Çok partili sistemlerde ise genellikle popülist partilerin anaakım partilerle karma hükümet yapılarında koalisyon yapmasını gerektirir. Popülist bir parti ne kadar aşırıysa, koalisyon ortağı olarak o kadar az rağbet görür ve hükümete katılmak için politika hedeflerini ılımlı hale getirmesi gerekir. Bu nedenle, siyaset bilimci Cas Mudde’nin bir zamanlar ifade ettiği gibi, Batı Avrupa’nın sağcı popülistleri parlamentoya ulaştıklarında bile “Havlayan köpek ısırmaz” sözünü haklı çıkarmaktadır.
Sağ popülist Giorgia Meloni’nin 2022’de İtalya başbakanı olması bunun bir örneğidir. Meloni’nin yükselişi bir başka “yeni popülizm dalgası”nın öncüsü olarak lanse edilse de gerçekte Meloni, bir koalisyon hükümetinde aşırıya kaçmasının ardından desteğini kaybeden eski aşırı sağcı lider Matteo Salvini’nin çöküşünden faydalanmıştı. Başbakan olarak Meloni, İtalya’nın ekonomik destek için Avrupa Birliği’ne duyduğu ihtiyacı ve koalisyon ortakları tarafından baskı altında tutulması sebebiyle pek çok analistin beklediğinden daha az gayretli ve daha az ideolojik davranmak zorunda kaldı.
Bazı ülkelerde anaakım siyasi liderler uzun süredir popülist partileri siyasi müttefik olarak görmekten kaçınıyor. Örneğin İsveç’te sağ popülist İsveç Demokratları’nın seçimlerde yükselişi, siyasi yelpazedeki anaakım partilerin, iktidarı rakiplerine devretme pahasına da olsa, hükümet koalisyonlarında kendileriyle ortaklık kurmayı reddetmeleriyle uzun yıllar dengelenmiştir. 2018’de İsveç Demokratları’nın parlamentodaki 62 sandalyesi, Kırmızı-Yeşil koalisyonun 144 sandalyesi ile merkez sağ ittifakın 143 sandalyesi arasında net bir güç dengesini yansıtıyordu. Bununla birlikte, anaakım partiler dört aydan uzun bir süre müzakere ederek sonunda istikrarsız ama işlevsel bir merkez sol koalisyonda uzlaştı. 2022’de İsveç Demokratları 73 sandalye kazanarak muhtemel bir merkez sağ koalisyonun en büyük partisi oldu. Ancak koalisyondaki diğer partilerin bu partiyle ortaklık kurma konusundaki isteksizliği, İsveç Demokratları’nın dikkatlice müzakere edilmiş dış desteğiyle bir azınlık hükümetiyle sonuçlandı. İsveç Demokratları’nı iktidardan “kordon altına alma” normu son yıllarda açıkça aşınmış olsa da ortadan kalkmış değil. Seçmenlerin önemli bir azınlığının hükümet üzerindeki etkisini ortadan kaldırmanın meşruiyeti hakkında ne düşünülürse düşünülsün, çok partili sistemlerdeki siyasi liderler bunu yapmak için önemli bir hareket alanına sahiptir.
Anaakım siyasi elitlerin sağ popülistlerin politik etkisini kontrol altına alma çabaları, göç meselesinin büyük bir siyasi krizi körüklediği ve uzun süredir başbakanlık yapan Mark Rutte’nin merkez sağ koalisyonunun 2023’te çökmesine yol açtığı Hollanda’da da benzer şekilde görülmektedir. Sonuçta, yapılan erken seçimin en büyük galibi, daha önceki oy oranını ve parlamentodaki temsiliyetini iki katından fazla arttıran, göçmen karşıtı ateşli Geert Wilders’in liderliğindeki Özgürlük Partisi oldu. Her ne kadar bazı medya organları, sonucu “Hollanda’nın siyasi manzarasında tektonik bir değişim” olarak ilan etse de, Wilders’in potansiyel koalisyon ortakları onun başbakan olmasını engelledi ve sonunda parti bağı ya da siyasi deneyimi olmayan yeni bir lider üzerinde uzlaştı. İsveç’te olduğu gibi, Wilders’in seçim zaferinin siyaset üzerindeki etkisi henüz belli değil.
Anaakım politikacılar için popülist partileri ve istismar ettikleri şikayetleri bastırmaya çalışmak çoğu zaman iyi bir politika olabilir. Ancak bu bazen destekçilerini daha da yabancılaştırma riski taşımaktadır. İsveç’te 2018 seçimlerini takip eden altı ay içinde yapılan bir anket, İsveç Demokratları’na oy verdiğini bildiren kişiler arasında ülke demokrasisinden memnuniyetin önemli ölçüde azaldığını gösterdi; zira seçim sonrası uzun süren manevralar partinin bir kez daha hükümet dışında kalacağını giderek daha belirgin bir hale getirdi. Popülizm akımlarını yönetmek bazen taviz vermeyi ve bazen de uzlaşmayı gerektirir. Ancak çoğu zaman, popülist dalganın abartılı tehdidi karşısında paniğe kapılan siyasi liderler, muhtemelen vermeleri gerekenden daha fazla taviz verirler. Bu tür aşırı tepkilerin belki de en önemli örneği, Britanya Başbakanı David Cameron’ın 2013 yılında Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği üyeliğini referanduma götürme vaadiydi; bu, Birleşik Krallık Bağımsızlık Partisi’nin ölçüsüz tehdidini bertaraf etmeyi amaçlayan pervasız bir kumardı ve bunu destekleyen pek çok kişinin bile kısa süre sonra pişmanlık duyacağı bir hamleydi.
Alçakları Dışarı Atın
Gözlemciler popülist partilerin seçim başarılarını ve siyasi nüfuzlarını abartırken, popülizmi demokratik gerilemeyle bir tutarak bu başarılarda neyin risk altında olduğunu da abartmışlardır. Siyaset bilimciler Yascha Mounk ve Roberto Stefan Foa’ya göre, “Aşırı sağ popülist partiler … neredeyse her Batı Avrupa ülkesinin parti sistemini dönüştürmek için karanlıktan yükselmiştir.” Bu arada Orta ve Doğu Avrupa’nın bazı bölgeleri de kurumsal ve ideolojik dönüşümlere tanıklık etmektedir: Polonya ve Macaristan’da popülist diktatörler eleştirel medya üzerinde baskı kurmaya, azınlık haklarını ihlal etmeye ve bağımsız mahkemeler gibi kilit kurumların altını oymaya başlamıştır. “Bu arada” kelimesi burada çok işe yarıyor. Aslında Macaristan ve Polonya’da demokratik kurumları aşındıran partiler Batı Avrupa’nın popülist partilerine çok az benziyordu ve yükselişlerini körükleyen güçlerin geleneksel sağ popülizm anlayışıyla büyük ölçüde ilgili değildi.
Macaristan’da Başbakan Viktor Orban’ın Fidesz Partisi 2010 yılında, yıllarca süren skandallar ve kötü yönetim nedeniyle itibarını yitirmiş bir iktidar partisine karşı tek geçerli alternatif olarak iktidara gelmişti. Pek çok gözlemcinin varsayımının aksine, Fidesz’in o dönemdeki desteği göçmen karşıtlığı, Avrupa entegrasyonuna direnç, siyasi güvensizlik ve sağ popülist partilere verilen desteğin diğer ortak dayanaklarıyla ilgili değildi. Orban ancak kazandıktan sonra mültecileri ve Avrupa Birliği’ni günah keçisi ilan etmeye başladı, popülist oyun kitabını uyarlayıp genişletti ve destekçilerinin görüşlerini başka yerlerdeki sağ popülistlerin görüşlerine yaklaştırdı. Ancak 2010 yılında Orban’ı iktidara getiren seçim, yabancı düşmanı ya da antidemokratik tutkuların kabarması değil, şaşırtıcı derecede rutin bir “alçakları dışarı atma” örneğiydi.
Halk oylarının yüzde 53’ünü kazanarak (ki bu şartlar altında pek de parlak bir başarı sayılmaz) bir Macar yazarın yerinde bir ifadeyle, Ulusal Mecliste “kazara” elde ettiği üçte ikilik çoğunluğu istismar eden Orban, geriye dönük olarak düzmece bir “seçim kabini devrimi” ilan ederek seçim sisteminde değişiklikler yaptı ve Fidesz’i iktidarda tutmayı amaçlayan bir hizip olarak kamu görevlilerini ve medya üzerindeki kısıtlamaları hayata geçirdi. Macar demokrasisine yönelik bu saldırı, Macarların popülizme, hele hele otoriterliğe duydukları özlemin bir yansıması değildi. Orban (pek çok zaman ve yerde görevdeki siyasetçilerin yaptığı gibi), oyunun kurallarını kendi lehine yeniden yazma fırsatından faydalanmıştı.

Orban’ın Macar seçim sisteminde yaptığı değişiklikler ve bağımsız medyaya yönelik baskıları, uluslararası bir gözlemcinin 2014 yılında rapor ettiği üzere, Fidesz’e sonraki seçimlerde “haksız bir avantaj” sağladı. Ancak partinin iktidarı elinde tutmaya devam etmesinin daha da önemli bir sebebi, sıradan Macarların öznel yaşam kalitesindeki belirgin iyileşmeydi. Anketler, 2009’dan sonra halkın ekonomiden, ulusal hükümetten ve -ironik bir şekilde- Macar demokrasisinin işleyişinden duyduğu memnuniyette büyük iyileşmeler kaydettiğini göstermekteydi. Öznel refahtaki bu iyileşmeler Fidesz’in iktidara gelmesinden sonraki birkaç yıl boyunca devam etmiştir.
Polonya’daki demokratik gerileme de merkez sağ Hukuk ve Adalet Partisi’nin 2015’teki zaferinden sonra benzer bir seyir izledi. Bir BBC News analisti o dönemde “Hukuk ve Adalet Partisi büyük zafer kazandı, çünkü daha yüksek çocuk bakım yardımları ve daha az varlıklı olanlar için vergi indirimleri’ gibi ‘basit, somut politikalar’ vaat ettiler” yorumunda bulundu. Akademisyenler Hukuk ve Adalet’in “imajını yumuşattığı” ve “İyi Değişim” sloganıyla yola çıktığı konusunda hemfikirdi. Parti, iktidarı ele geçirdikten sonra yargıyı partiye sadık kişilerle doldurmaya, Avrupa Birliği’ni suçlamaya ve devletin radyo ve televizyonu üzerindeki kontrolünü sıkılaştırmaya başladı. Parti lideri Jaroslaw Kaczynski 2016’da Orban’a “Siz bize bir örnek sundunuz” demiştir, “ve biz de sizin örneğinizden öğreniyoruz.”
Polonya’daki otoriterleşme sıradan insanlardan ziyade siyasi elitlere atfedilebilirse, sonu için de aynı şey söylenebilir. Hukuk ve Adalet Partisi’nin Ekim 2023’te yapılan seçimlerde –The Economist’te “yeni bir sert sağ popülizm dalgasının” bir parçası olarak lanse edilmesinden sadece bir ay sonra- yenilgiye uğraması, bazı gözlemcilerin Avrupa’nın popülist dalgasının nihai olarak zirveye ulaşıp ulaşmadığını sorgulamasına neden oldu. Ancak seçim sonucunun Polonya kamuoyunda bir değişim yarattığı henüz söylenemez. Hukuk ve Adalet Partisi’nin aldığı yüzde 35’lik oy oranı, 2015’te onu iktidara taşıyan yüzde 38’lik oy oranından sadece biraz daha düşmüş görünüyordu. Temel fark, seçmenlerin davranışlarında değil, çeşitli muhalefet partilerinin liderlerinin farklılıklarını eski başbakan Donald Tusk liderliğindeki bir koalisyon hükümetinde bir araya getirme kararlılığındaydı.
Sıradan İnsanlar, Sıradışı Zamanlar
Macaristan ve Polonya’da pek çok vatandaşın, akademisyenlerin “hafif otoriter” olarak nitelendirdiği rejimlere hoşgörülü yaklaşması, demokrat idealistleri suçlayıcı bir tavır olarak görülebilir; ancak bu şaşırtıcı olmamalıdır. Çoğu zaman ve yerde sıradan insanlar güvenliklerini, kişisel mali durumlarını ve toplumsal kimliklerinin onaylanmasını, demokratik norm ve usullerin korunmasından daha fazla önemsemişlerdir. Siyaset bilimci Nancy Bermeo, yirminci yüzyıl Avrupa ve Latin Amerika’sında demokrasinin tam anlamıyla çöküşüne ilişkin ayrıntılı çalışması Ordinary People in Extraordinary Times (Sıradışı Zamanlarda Sıradan İnsanlar) adlı kitabında “diktatörler iktidarı ele geçirmeye çalıştığında sıradan insanların genellikle pasif kalmakla suçlandığını” yazmıştır. Her ne kadar “genellikle diktatörlüğü desteklemek için kutuplaşıp harekete geçmemiş olsalar da, demokrasiyi savunmak için de hemen harekete geçmediler.”
2020’de yayınlanan bir çalışma, anket katılımcılarının farazi bir siyasi adayı destekleme istekliliğinin, adayın bazı demokratik normları ihlal ettiği (örneğin, muhalif gazetecilerin kovuşturulmasını savunmak veya aleyhteki mahkeme kararlarını görmezden gelmek) bilgisinden nasıl etkilendiğini test etmiştir. Yazarlar, “Amerikalıların sadece küçük bir kısmının seçim tercihlerinde demokratik ilkelere öncelik verdiği” ve kamuoyunun seçilmiş yetkililerin demokratik olmayan davranışları üzerinde “şaşırtıcı derecede sınırlı” bir kontrol oluşturduğu sonucuna varmıştır. Türkler ve Venezuelalılar da benzer şekilde, “demokratik ilkeleri gözardı ettikleri için siyasetçileri cezalandırma konusunda isteksizdir; çünkü bunu yapmak, kişinin tercih ettiği partiyi veya politikaları terk etmesini gerektirmektedir.” Amerikalıların demokratik ilkelere bağlılığı, 2020 seçimlerinin ardından Trump’ın “hırsızlığı durdurma” çabasını destekleyen ya da görmezden gelen çok sayıda Cumhuriyetçi Kongre üyesinin yeniden seçilmek için aday olduğu 2022 yılında daha somut bir teste tâbi tutuldu. Çekişmeli genel seçimlerde, Trump’a karşı çıkan muadillerinden önemli ölçüde daha kötü ya da daha iyi bir sonuç elde etmediler – “demokratik ilkeleri hiçe saymanın” seçim maliyeti esasen sıfırdı. Dahası, başka açılardan da avantajlıydılar; örneğin, Cumhuriyetçilerin ön seçimleri kaybetme veya siyasetten çekilme olasılıkları çok daha düşüktü ve daha yüksek makamlara gelme olasılıkları daha fazlaydı.
Demokratik normların ihlaline karşı kamuoyunun kayıtsızlığını “popülist dalganın” bir ürünü olarak yorumlamak insanlara cazip gelebilir. Aslında bu, demokratik siyasetin uzun süredir devam eden bir özelliğidir ve sadece Bermeo tarafından incelenen çöküş vakalarında görülmemektedir. Altmış yıl önce, siyaset bilimci Herbert McClosky’nin “Amerikan siyasetinde uzlaşma ve ideoloji” üzerine yaptığı klasik çalışma, pek çok sıradan Amerikalının “oyunun kurallarına” olan yüzeysel bağlılığını belgelemiştir. McClosky, “aktif siyasi azınlık” üyelerinin “kamu vicdanının başlıca kaynakları” ve “[demokratik] inancın taşıyıcıları” olduğu sonucuna varmıştır. McClosky’nin İkinci Dünya Savaşı sonrası döneminde, demokratik normlara yönelik elit desteği iki taraflıydı. İki taraf arasındaki politika farklılıklarının tarihsel standartlara göre sınırlı olması bu uzlaşıyı kolaylaştırmıştır. (1950’de Amerikan Siyaset Bilimi Derneği, daha güçlü, daha farklı parti platformlarını ve bunları uygulamak için daha fazla iktidar gereksinimini savunan Toward a More Responsible Two-Party System başlıklı bir rapor yayınlamıştır). Ancak son yıllarda medeni haklar, kürtaj, göçmenlik ve ulusal kimlik gibi sıcak konuların gündeme gelmesi partileri kutuplaştırmış ve siyasi çekişmenin dozunu artırmıştır. Buna karşılık, siyasi elitler -özellikle Cumhuriyetçiler- partizan avantajlar elde etmek için demokratik normları ihlal etme konusunda kaygı verici bir isteklilik göstermiştir. Amerika Birleşik Devletleri’nde ve başka yerlerde demokrasiye yönelik en büyük tehdit popülizm değil, elitler arasında giderek artan sınırsız güç mücadelesidir.
Dünyanın dört bir yanındaki demokratik çöküşlere ilişkin vaka çalışmaları, otokratik yönetimlerin yanlışa düşmelerine karşı en önemli kalkanın, önde gelen siyasi müttefiklerin tavizsiz muhalefeti olduğunu göstermektedir. Orban’ın Macaristan’daki anayasal darbesi, Fidesz Parti aygıtı ve aday seçimi üzerindeki katı kontrolü sayesinde kolaylaştırılan mutlak bir parti disiplini gerektiriyordu. Trump’ın Cumhuriyetçi Parti üzerindeki kontrolü tam olmasa da 2016’dan bu yana önemli ölçüde arttı. Trump 2020 seçimlerini erteleme olasılığını ortaya attığında, Kongredeki Cumhuriyetçi liderler bu fikri halkın gözü önünde süratle reddetti ve bu fikir hızla gündemden düştü. Ancak seçimden sonra Trump’ın müttefikleri seçmen oylarının onaylanmasını engellemek için bir plan yaptığında, Cumhuriyetçi Kongre liderleri tepkilerinde bölündü. Temsilciler Meclisindeki Cumhuriyetçilerin üçte ikisi seçmen oylarının tasdik edilmemesi yönünde oy kullanırken, Senatodaki 51 Cumhuriyetçiden sadece yedisi bunu yaptı. 2021’den bu yana Trump, 2024 ön seçimlerini kolaylıkla atlatmasının da gösterdiği gibi, Cumhuriyetçi tabandaki konumunu güçlendirdi. Ayrıca parti örgütü üzerindeki kontrolünü de önemli ölçüde sıkılaştırdı – örneğin Cumhuriyetçi Ulusal Komitenin liderliğine müttefiklerini ve yakınlarını yerleştirdi. Trump’ın aşırılıkçı eğilimlerine direnen Cumhuriyetçi liderlerin birçoğu kendi rızalarıyla ya da gönülsüz olarak siyasetten çekildi ve yerlerine Trump’a daha fazla alan açmaya istekli görünen yeni isimler geldi. Yeniden seçilse bile, ABD sistemindeki kurumsal güç parçalanması, Orban’ın Macaristan’da sahip olduğu sağlam kontrolün çok gerisinde kalmasına neden olacaktır. Bununla birlikte, giderek daha fazla kenetlenen bir Cumhuriyetçi Parti ve onu destekleyen daha tavizkâr bir Yüksek Mahkeme ile demokratik normların daha fazla erozyona uğramasından korkmak için iyi bir neden var.
Trump’ın “Make America Great Again” (Yeniden Büyük Amerika İçin) hareketi, çeşitlilik ve sosyal değişime karşı duyulan derin korkuya hitap ediyor. Bu tür bir korku tüm toplumlarda yaygındır ve demokratik siyaseti sık sık sarsmıştır. Ancak Trump’ın Amerikan demokrasisi için oluşturduğu tehdidin “popülizm” ile pek ilgisi yoktur. Bu tehdit, ‘kültür savaşları’na kendini kaptırmış sıradan vatandaşlardan –hatta 6 Ocak 2021’de Kongre binasını basanlardan bile– gelmiyor. Onlar bir gündem değiştirme çabasıydı ve öyle de kalacaktır. Asıl tehdit, saatler sonra Trump’ın seçim sonuçlarını iptal etme çabasını destekleyen Cumhuriyetçi makam sahiplerinden gelmektedir. O aylarda Amerikan demokrasisini tehdit eden şey antidemokratik duygular değildi; kendilerini iktidarda tutmaya kararlı siyasi elitlerin entrikalarıydı.
Günümüz popülist tehdidinin yaygın olarak yanlış anlaşılmasının temelinde, demokrasinin doğasının yanlış anlaşılması yatmaktadır. Siyaset bilimci Christopher Achen ve benim idealize ettiğimiz “halk demokrasisi teorisi”, gazetecileri, akademisyenleri, sıradan vatandaşları parti sistemlerindeki ve iktidar koalisyonlarındaki büyük değişimlerin arkasındaki hareket gücünün kamuoyundaki büyük değişimler olması gerektiğini düşünmeye davet etmekte. Eğer popülist partiler parlamentolarda güç kazanıyorsa, bunun nedeni insanların göçe, Avrupa entegrasyonuna ve yerleşik siyasi kurumlara karşı çıkması olmalıdır. (Karşı değiller). Demokratik normlar ve kurumlar aşınıyorsa, bunun nedeni bir hükümet sistemi olarak demokrasiye olan kamuoyu desteğinin zayıflaması olmalıdır. (Zayıflamadı.)
Ünlü siyaset bilimci E. E. Schattschneider’in birkaç on yıl önce gözlemlediği gibi, bu tür bir demokratik siyaset anlayışı “esasen basittir ve kamuoyuyla olaylar arasındaki bağlantının yakınlığı ve aciliyeti konusunda son derece abartılmış bir fikre dayanmaktadır.” Demokrasinin kaderi siyasetçilerin elindedir. Popülist duyguları yönetmeyi, yatıştırmayı, görmezden gelmeyi ya da alevlendirmeyi seçen onlardır. Halkın görünürdeki iradesine boyun eğme gösterilerini safça kabul etmek tehlikeli bir hatadır. Ve halkın şikâyetleri kötü politikalar için bir bahane olarak kullanıldığında -ya da daha da kötüsü demokratik gerileme için bir bahaneye dönüştürüldüğünde- suçlu olan vatandaşlar değil, politikacılardır.
Tuğba Ece Aksakal